Bir halkoylamasının düşündürdükleri

Abone Ol

SEÇİM, halk oylaması, plebisit gibi mekanizmalar toplumun bütününü ya da en azından önemli bir kesimini ilgilendiren bir konuda veya karşılaşılan bir sorunda ortak bir kararın ortaya çıkartılması için başvurulan yollardır. Bu mekanizmalar sadece siyasi alanda değil, iktisadi, hukuki, kültürel ve çeşitli toplumsal alanlarda da söz konusu olabilir. Ancak bu mekanizmalar uluorta işletildiğinde, yani siyasi, iktisadi, hukuki vb. alanlarda bizzat bu alanlara ait kuralların yetersiz veya belirsiz kaldığı durumlarda değil, bunlara rağmen işletildiğinde, ortak karara varılmak istenirken bunun tam tersi sorunları beraberinde getirebileceği de mutlaka hesaba katılmalıdır. Aksi takdirde, ortaya çıkartıldığına inanılan ortak kararın yok hükmünde (keenlemyekun) bir nitelikte karşılanma sakıncası kaçınılmaz olabilir. Bir baş ağrısını kesici ilaç yerine beyin ameliyatı yapmak gibi.

Bu çerçevede, olağanüstü şartlarda yapılan ve deyim yerindeyse “metazori” bir dayatmayla halkoyuna sunulup ezici bir çoğunlukla kabul edilen, daha doğrusu, kabul ettirilen ’82 Anayasası görünüşte ortak bir karara dayanmıştır, ama bu kararın manevi diyebileceğimiz unsuru tekemmül etmemişti. Dolayısıyla, hukuki bakımdan tekemmülü sağlayıcı unsur eksik kalmıştı ve bu yüzden “meşruiyet” niteliğini bir türlü kazanamamıştı. Yirmiye yakın değişiklik işlemine tabi tutulması, noksan kalan meşruiyetini tamamlamak şeklinde de yorumlanabilir. Sistematiği itibariyle ’82 Anayasası, halkoylaması karar oranı daha az olan ’61 Anayasası sistematiğinden köktenci bir farklılık göstermiyordu. Kendine özgü farklılığı, Yürütme Erkini, ’61 Anayasasına karşıt olarak belli derecede güçlendirmeyi amaçlıyordu. Bu yaklaşım, belli oranda tarihi, siyasi ve hukuki birtakım gerekçeler temelinde kuramsal bir tartışmaya da imkân veriyordu. Başta bazı Anayasa hukukçuları tarafından, kuvvetler ayrılığı bağlamında, ’61 Anayasasının yasama ve yargı erkleri karşısında yürütme erkinin, birtakım mülahazalarla, özellikle ’50-’60 yılları arasında Demokrat Parti iktidarınca baskın bir tarzda kullanılması tecrübesine bir tepki olarak sınırlandırılmıştı. Daha doğrusu, siyasi iktidarı ele geçiren siyasi partiler tarafından böyle algılanmış, hatta anlaşılmıştı. Nitekim ’71 Muhtırası öncesi siyasi iktidarın başı tarafından “bu anayasa ile memleket yönetilemez” şeklinde bir eleştiri-değerlendirme yapılmıştı. ’71 Muhtırası sürecinde yürütme erkini güçlendirici bir çaba gösterildiyse de, bu yeterli olmadı veya görülmedi ki, ’82 Anayasasında, bir tepki olarak, Yürütme Erkinin güçlendirilmesi yoluna gidildi. Ancak, hem Yasama, hem de yargı erki statü, yetki ve görev itibariyle açık ve kalıcı bir sınır ve yetki aşımına pek imkan vermedi.

Aslında yürütme erki dolayımında “iktidar”ın sahipliği ve kullanımı konusunda, en azından Meşrutiyet dönemleri boyunca genel, kalıcı, taraflarca kabullenilmiş bir rızadan söz edilemez, denilebilir. II. Abdülhamit ile Mithat Paşa çekişmesi yürütme erkinin nasıl anlaşılması gerektiği sorunu yanında, yetki ve görevlerinin neler olması gerektiği hususunda da muğlaklık söz konusudur. 1876 Kanun-i Esasi’nin 113. maddesi bunun kaynağı olmuştur. II. Meşrutiyet, yani 1908 ihtilali sonrası süreçte yürütme erkinin kim tarafından, ne şekilde ve nasıl kullanılacağı başlı başına bir sorun olarak ortaya çıkacaktır. Meşru hükümet mi, yoksa “Merkez-i Umumi” (İttihat –Terakki Partisi’nin) mi yetkilidir? Oysa Anayasa hukukunun bağımsız bir hukuk dalı olarak ortaya çıkışı, kuramsal açıdan Devlet olgu ve kurumunu açıklamak ve temellendirmek işlevi nedeniyle değil, mevcut Devlet’in iktidarını ve ondan kaynaklanan yetki ve görevlerin belirlenmesi, tanımlanması temelinde Devletin kurum ve kuruluşları itibariyle konumlarının, statülerinin teşkilini sağlamaktır. Bunu sağlayıcı birtakım temel ilkeleri öngörerek kurallara bağlamaktır. Kısaca mevcut olan Devlet tüzel kişiliğinin adını, niteliklerini, özelliklerini ortaya koymaktır.