Bazen de konuşamayız. Kelimeler bir bir dizilir boğazımıza. İçimiz, dışımız, gözlerimiz, ruhumuz alabildiğine haykırırken biz konuşamayız. Muhatabımız yoktur çünkü karşımızda. Çok yoğundur, çok meşguldür, hayat en fazla onu yoruyordur. Çağrımızı göremeyecek kadar yoğundur. Mesajımıza dönemeyecek kadar meşguldür. Ve karşısında olduğumuz halde gözlerimizin içine bakamayacak, yanında olduğumuz halde dikkatini celbedemeyeceğimiz kadar yoktur hayatımızda.
Günlerce, gecelerce provalar yaptığımız cümlelerle çıkarız bazen karşısına. Ama tutunuverip de bir satırından konuşmaya başlayıvereceğimiz bakışlarını bir türlü yakalayamayız. “Kardeşim! Kardeşim!” diye gönlümüzü doldura doldura Allah için seviyor olmanın lezzetine varmak isteriz bazen. Ama kardeşim dediğimizi aynı kardeşlik frekansı üzerinde yakalayamayız. Saatlerce sohbet etmek, sayfalarca konuşmak isteriz bazen ama bir türlü iletilmeyen mesajlarımızla, muhabbete ulaşamayız.
Durup dururken, öylesine arayıvermek isteriz nicedir sesini duymadığımız dostu. Ama her defasında karşılaştığımız sesin soğukluğu yine içimizi üşütür korkusuyla vazgeçeriz. Kapısını çalıvermek isteriz evlerinde yaşam belirtisi olmayan komşumuzu. Ama kilit üstüne kilit vurulan çelik kapılardan kalplere geçiş yolunu bir türlü bulamaz ve biz de kilitli kalelerimize geri döneriz. Yüzü gülmeyen kızımıza “Ne derdin var canımdan ötem?” deyip sarılmak isteriz. Ama kendini kapattığı yalnızlığının içinde bize yer yoktur. Hayatında neler olup bittiğini merak ettiğimiz oğlumuza “Gel de karşılıklı bir çay içelim” demek isteriz. Ama ebeveyn ihtiyacını karşılamaktan öte hayatında bizim için bir yer yoktur. “Haydi iki satırlık yürüyelim seninle” demek isteriz artık hiç konuşamadığımız eşimize. Ama yoğunluğundan şikayet ettiği işlerinden biriymişçesine başladığı zaman cümlelere hemen paydos etmek isteriz...
Annemize ulaşamayız bazen konuşmak için. Ultra yoğun deterjanların içinde anne kokusunu, şatafatlı altın günlerinin, kısır partilerinin içinde merhametli anne tınısını duyamayız. Babamıza ulaşamayız bazen. Yaşam mücadelesi, ekmek derdi, faturalar derken hayatta ona dokunan çok fazla şeyin içinden ufak bir boşluk bulup ona dokunamayız. Hayatlarımıza çizilen sınırlarla yollarımızın ayrıldığı, aramıza sıra sıra dağların dizildiği akrabalarımızla, arkadaş ve dostlarımızla konuşamayız bazen. Gözden ırak olunduğu için gönüllerin de birbirinden fersah fersah ıradığına içimiz yanarak şahit oluruz. Bir yanlışı uyarmak, bir eksiği tamamlamak isteriz bazen ama “Her şeyin doğrusunu sen mi biliyorsun?” karşı çıkışıyla karşılaşmamak için içimize atarız düşüncelerimizi...
Pek çok sebebi vardır bu dilsizliğin. İnançlar, hassasiyetler, yaşantılar, zevkler, ideolojiler, teknoloji... Farklı olan her şey koparır bizi birbirimizden. “Kardeşim, aynı partiyi desteklemiyor olabiliriz ama aynı Allah’a inanıyoruz” deyip sahici bir gülümseme kondurmak isteriz yanaklarımıza ama alacağımız olası tepkiden çekiniriz. “Kardeşim bize sınıf ve statü sınırı çizenlere aldırma, aynı göğe bakıyoruz” demek isteriz ama samimiyetimizin delip geçemediği bir duvarla yüzleşiriz. Mahzun bakışlı bir çocukla krakerimizi paylaşmak isteriz ama annesinin soğuk bakışlarıyla göz göze geliriz. Bir espri yapıp anı güzelleştirmek isteriz tansiyonumuzu ölçen hastane personeline ama gülüşünü de cevabını da esirgeyen bir cimri olduğunu fark ederiz. Selam verivermek isteriz yanımızdan geçen hemcinsimize. Ama alınmayan selamlar listesine bir yenisi ekleneceği endişesiyle yutkunur geçeriz. Sahi verdiğimiz selamı bile karşılık bulamadığı için kendimizin aldığı bir dünyada konuşmaktan nasıl bahsederiz?
Konuşamamak daha mahzundur konuşmamaya göre. Daha içseldir. Daha can acıtandır. Çünkü birinde karşılıklı bir eylem ve bir yitiriş söz konusuyken, diğerinde bir mecburiyet, bir mahrumiyet vardır. Sahi konuşamamak, sevip de ulaşamamak, ulaşıp da göz göze bakamamak, bir demlik çayın ne ara bittiğini fark edemeyecek kadar hayattan koparıcı bir muhabbetin tarafı olamamak ne büyük bir mahrumiyettir. Uzunca bir süredir her işimizi mesajla hallediverdiğimiz için sesinin tınısını unuttuğumuz eş dostumuza, bir süre sonra mesaj yazma zahmetine bile girişmememiz ve emojilerden arındırılmış şablonlarla sohbetleri yarıda kesmemiz ne büyük bir mahrumiyettir. Akraba ziyaretinin ömrü bereketlendirdiği gerçeğinin yanında, hayatlarımıza kolaylık sağladığına inandığımız teknoloji ile ömrümüzü kısaltıyor olmamız ne büyük bir çelişkidir. Ve hepimizin, hayatlarımız böylesi bir mahrumiyet bölgesi ilan edilirken yardım sinyali gönderemeyecek kadar kelimelerini yitirmiş olması da ne acı bir gerçektir!
Konuşabilmek ve konuşulan olabilmek insana mahsus bir özelliktir. Arıların danslarıyla, balinaların şarkılarıyla iletişim kurabildiği bir dünyada kelimelerimizi yitirmemiz, cümlelerimizi tüketmemiz ve konuşabilme özelliğimizi kaybetmemiz pek çok şeyimizi de yitirdiğimiz anlamına gelir aslında. Yitmemek için konuşabilsek, sahici cümlelerle yiten yanlarımızı tamamlayabilsek keşke. Latte, dibek, menengiç, orta kavrulmuş, çifte kavrulmuş, sütlü diye ayrılan, yanında da çeşit çeşit şekerlemelerle sunulan ama bir saatlik bile hatırı olmayan hatta uygun kare yakalanmak pahasına soğutulan “Tam durumluk” kahvelerden, kırk yıl hatırı olan bildiğimiz muhabbetlere dönüş yolunu bulabilsek.
Ve bilsek keşke... Dünya, severken korkak davranmayan, kalbini ekonomik moda almayan, gülümsemesini saklamayan, sesinde cimri olmayan, konuşabilen ve konuşulabilen güzel insanlar sayesinde güzelleşecektir...