BİR FİLM KARESİNİN HATIRLATTIĞI ACI GERÇEKLER

Abone Ol

“İşgalci askerler haritadan rasgele seçtikleri bir köyü basmıştı. Evler didik didik arandı. Kadın, erkek, yaşlı, çocuk ve kundaktaki bebeğe kadar kim varsa köy meydanına toplandı. Erkekler bir tarafa, yaşlılar, kadınlar ve çocuklar ise başka bir tarafa dizilmişti. Elleri bağlanan köylüler masum olduklarını anlatmaya çalışıyorlardı. Elleri bağlanmıştı ama kafalarına çuval geçirilmemişti. Kadınlar ve çocuklar ağlıyor, erkekler ise çaresiz gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Ortalığı önce bir anlık sessizlik kapladı, sonra da işgalci komutanın işaretiyle bir anda silahlar ölüm kusmaya başladı. Feryatlar, figanlar, çığlıklar, kulakları sağır edercesine birbirine karışmıştı. Sesler kesildiğinde artık köylüler arasında yaşayan hiç kimse kalmamıştı. Bebekler, çocuklar ve kadınlar da dâhil tüm köylüler katledilmişti. Her şey bittikten sonra askerlerden iki tanesi cesetlerin üzerine birer şarjör mermi boşaltmayı da ihmal etmedi.”

Yukarıdaki satırlarda, geçenlerde izlediğim ve Amerika’nın Irak işgalini anlatan bir filmin tek bir sahnesini kısaca özetlemeye çalıştım. Evet, izlediğim ve kelimelere dökerek anlatmaya çalıştığım olay, bir film sahnesiydi. Doğrusu Irak ve Afganistan’da bu film sahnesindeki Müslümanlar gibi kolayca şehadete ulaşanların sayısı çok da fazla değildi.  

Film sahnesindekilerin kolayca şehit olduklarını söylüyorum, çünkü bu sahnelerin gerçeğini yaşayanlar, canlarını böyle bir anda teslim edememişti. 

Mesela kadınlarımız, ölmeden önce kocalarının önünde tecavüze uğramıştı. Ya da genç kızlarımız canlarından önce, babalarının yanında ırzlarını kaybetmişti. Toprağa tertemiz kanlarından önce, masum ve pak gözyaşları düşmüştü. Öldürülmeden önce erkeklerimize işkenceler edilmişti. Dağ gibi babalarımız evlatlarının önünde aşağılanmış, kadınlarının önünde en ağır hakaretlere uğramışlardı. Tam da bu şekilde bir değil, bin değil, yüz bin değil, milyonlarca canımızı almışlardı. Yüreklerimizi sökmüşlerdi, ciğerlerimizi dağlamışlardı, her seferinde damarlarımızdan kanımızı çekmişlerdi. Ve bütün bunlar olurken, ülkemizi de şimdilerde hamasî nutuklar atan ve mücahit(!) pozları takınan kadrolar yönetmekteydi.

Daha da acısı, bu muhafazakâr kadrolar o koltuklara, yeryüzünü fesada uğratanların liderleriyle at pazarlıkları yaparak oturmuştu. Mesela Bağdat’a ilk bomba düştüğünde, ya da Basra’da ilk tecavüz olayı yaşandığında veya Kerbela’da ilk işkence edildiğinde, kasamıza 8 milyar dolar girecekti. Üstelik bu muhafazakâr kadroların en yetkili ağızları, kahraman Amerikan askerlerinin sağ salim evlerine dönmesi için dualar ediyordu. Yine bir başkası, dünya barışı için en çok evlâdını feda eden ülkenin, Amerika olduğunu söylüyordu.  Şimdilerde yine Savunma Bakanlığı koltuğunda oturan bir diğeri, Amerikalılara üslerimizi açtığımızı ve 4900 sortinin bu üslerden yapıldığını övünerek anlatıyordu. Erkeklerimize işkenceler edildikçe, o bombalarla küçücük çocuklarımızın bedenleri parçalara ayrıldıkça, bu beyler Beyaz Saray’da stratejik masallar anlatıyordu.

Bu efendiler şimdi de karşımıza geçmişler kurtuluş savaşı nutukları atıyorlar öyle mi Bu beyler şimdi de karşımıza geçmişler, on üç yıldır bunların hiçbirisi yaşanmamış gibi davranmamızı bekliyorlar öyle mi

Hayır hayır, bizler bütün bu yaşanmışlıkları unutmadık, unutmayacağız! Ülkemizi adım adım parçalanmaya götüren stratejik derinliklerinize hiçbir zaman kanmadık, kanmayacağız!

O müthiş medya gücünüzle gösterişli ambalajlara sardığınız yalanlarınıza hiçbir zaman inanmadık, inanmayacağız!

Çünkü biz bu zalim dünyanın anatomisini Erbakan Hocamızdan öğrendik.

Çünkü biz bu siyasetin yalnızca Allah rızası için yapılması gerektiğini Erbakan Hocamızdan dinledik.

Sizin o süslü yalanlarınıza karnımız tok!

Sizin o hamasî nutuklarınıza inancımız yok!

Bu böyle biline!

BU ÜLKEYİ KİM YÖNETİYOR

Önce, Ergenekon süreciyle bu ülkenin yegâne koruyucusu olan ordumuzu yıprattılar. Kendilerine “yapmayın etmeyin, kurunun yanında yaşı da yakmayın” diyenleri “Ergenekon’un dinci ayağı” ilan ettiler. “Suçluyla masumu birbirine karıştırmayın” diye uyaranları “balyozcu” yaptılar. Amerikan karşıtı generallerin tasfiye edildiğini söyleyenlere “ulusalcı” iftirasını attılar. Şimdi de sebep oldukları bütün o hukuksuzluklardan “aldatıldık” itiraflarıyla sıyrılabileceklerini sanıyorlar.

Milli orduya kumpas kurulduğunu itiraf ediyorlar, ama bütün suçun on bir yıl boyunca ne istedilerse verdikleri “paralel yapı” da olduğunu söylüyorlar.

Önce çözüm süreci safsatasını başlattılar. İmralı’daki bebek katilini en yetkili ağızlarla övdüler. Gazetelerinde ve televizyonlarında, ellerinde binlerce vatan evlâdının kanı olan bir caniyi barış güvercini diye pazarladılar. Sözde barış mektuplarını bu millete otuz iki kanaldan canlı dinlettiler. Teröristin ayağına helikopterle hâkim gönderdiler. Dağdan inen eşkıyaya otobüsle şehir turu attırdılar. Aman sürece zarar gelmesin diye operasyon yetkisini askerden alarak valilere verdiler. Ardından o valilere talimat göndererek teröriste operasyon yapılmamasını sağladılar. Süreç boyunca örgütün silahlanmasına, yolların altına mayın döşenmesine, üzerine de sıcak asfalt atılmasına göz yumdular. Üstelik bütün bunların hepsini tek tek kendi ağızlarıyla itiraf ettiler. Sonra da işler sarpa sarınca bölgedeki kamu görevlilerinin sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmediğini söylüyorlar.

Uyguladıkları politikalar sonucu, otuz beş yıldır kafasına silah dayandığı halde terör örgütünü ve uzantılarını kendi temsilcisi olarak kabul etmeyen Kürt halkını, o yapının kollarına ittiler. Sürecin sonunda PKK’nın askeri alanda, uzantılarının da siyasi alanda tarihinin en güçlü dönemini yaşamasına sebep oldular. Şimdi de kalkmış zaten varlık sebebi bu millete hainlik etmek olan bir çeteyi, çözüm süreci dedikleri yalana ihanet etmekle suçluyorlar.

On üç yıldır tek başlarına bu toprakları yönetiyorlar, fakat sebep oldukları yıkımların sorumluluğunu da bir türlü üstlenmiyorlar. Sürekli suçlayacak birilerini arıyorlar, sürekli birilerini yaftalıyorlar. Ama artık mızrak çuvala sığmıyor, artık yalanlar, yaftalar ve iftiralar tutmuyor.

ANKARA’DAN TELEFON GELDİ

“Aaah ah, biz burada ne mücadeleler veriyoruz bir bilsen” diye söze başladı. Sonra, “Biz de Milli Görüşçüyüz, Milli Görüş’ü AK Partimizin bünyesinde taşıyoruz” diye devam etti. Sonra da 2023’te Lozan’ı çöpe atıp Yeniden Büyük Türkiye’yi kuracaklarını söyledi.

AKP milletvekillerinden birinin danışmanı olan telefondaki ses eski bir dostumdu. Yarım saati aşan konuşmamız boyunca bu süslü sözleri tekrarlayıp durdu. Anlaşılan kendisini bir güzel kandırmıştı ve benimde kanmamı istiyordu.

Bense yaşadığımız gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan bu çocukça sözleri bir kenara bırakmasını istedim. İçinde olduğu yapının lider kadrosunun Milli Görüş gömleğini çıkardığını övünerek açıkladığı zamanları hatırlattım. Yetkili olduğu iktidar partisinin stratejik derinliği(!) sebebiyle ülkemizin ve İslam coğrafyasının türlü belâların içine çekildiğini anlattım. Amerika ile stratejik ortak olarak, ya da attığı her adımı Amerika ile birlikte atarak Yeniden Büyük Türkiye’nin kurulamayacağını söyledim. Ve bugünlerde unutmamızın istendiği, ama merhum Erbakan Hocamızın son nefesine kadar haykırdığı hakikatleri hatırlattım.

Süslü sözlerle beni ikna edemeyeceğini anlayınca, yaşadığımız dünyanın süper gücünün Amerika olduğunu ve bu süper güçle işbirliği yapmaya mecbur olduklarını itiraf etti. Böylece düşünce dünyamızdaki derin uçurumlar da kendisini göstermiş oldu. Sonra da telefonu dostça kapattık.