Bir daktilo hikâyesi

Abone Ol

23 Aralık Cumartesi günü Tarık Zafer Tunaya Tiyatro Salonu nda benim 40. sanat yılım münasebetiyle dostlarla toplandık. Toplantıyı Sarmaşık Kültürevi adına düzenleyen aziz kardeşim Abdurrahman Şen le daha önce konuşurken, 40 yılda ortaya koyduklarımız için 40 kişi bir araya gelir de bir durum değerlendirmesi yaparak hasret giderirsek iyi olur diye düşünmüştük.

Öncelikle üç saat boyunca salonu dolduran ve konuşmaları büyük bir dikkatle dinleyip katkıda bulunan dost sayısı tahminimizin üç-dört katı olduğunu ifade etmeliyim. Çakışan programlardan ötürü gelemeyen arkadaşlarla, 13.00-16.00 arasının tam da yayın hazırlığına rastladığı için katılamayan gazeteci dostların gönlünün orada olduğunu ve bunu bir şekilde bize ileterek toplantıyı haber yapmaları, daha geniş kitlelere meselemizi duyurmuş oldu. Haberleri okuyup telefon eden çok oldu.

Geçen haftaki yazımda, bu toplantıda yapacağım konuşmanın önceden hazırlanmış metnine yer vererek, Sarmaşık Kültür dergisindeki dosyaya yazı yazanlarla toplantıda konuşan dostlara teşekkür etmiştim. Toplantıda yaşadığımız sürprizler, Millî Gazete ile Gökyüzü Eğitim Kurumları adına sahnenin iki yanına konan iki çelenk ve toplantıya gazetelerimizin haber olarak yer verişiyle haberdar olan dostlardan gelen tebrik mesajları, benim konuyu bir kere daha ele almama sebep oldu. Adana, Kayseri, Ankara, İzmit ve Çorlu ya kadar çeşitli yerlerden gelen dostlara gönül dolusu teşekkürler.

Prof. Dr. İskender Pala nın sözleri

Bu toplantıda benim kadar öteki dostları da şaşırtan pek çok sürpriz yaşandı. Biri benim üniversitenin birinci sınıfında, hocamız Mehmet Kaplan ın verdiği ödevin toplantının başında oğlum Mehmet tarafından okunmasıydı. Benim, "asıl tahsilin lise tahsili" olduğu yönündeki görüşlerimi doğrulayan, bugün pek çok üniversite mezununun bile okumadığı bir isim listesi ifade eden, liseyi henüz bitirmiş bir edebiyat talebesinin kendisini tanıtımı olan ödevin metnine aşağıda yer vereceğim.

Burada benim için asıl sürpriz, konuşmasında bir daktilo hikâyesine de yer veren, aziz kardeşim Prof. Dr. İskender Pala nın sözleriydi. Konuşmasının sonunda, Asaf Hâlet Çelebi nin gençlik dönemine ait bir gazelini, aramızdaki dostluğa ve edebiyat sevgisine bağlı olarak, bu gazeldeki bir çok hususu bana yönelik bir yorumla anlattı ve bizi şaşırttı. Burada dostumuzun uzmanlık alanına ait bir metni yorumu, sanatkârâne bir iltifat gibi görünse de benzerine az rastlanır söz ustalığını da sergiledi.

Asaf Hâlet Çelebi ye ait gazelinin ilk beyti şöyle:

"Safir-i nâyı ne dem istimaa başladılar

Huzûr-ı aşka varıp ittibaa başladılar"

Bu mısralardan bir insanın portresini çizmek için nasıl faydalanılabileceğini dostumuz çok güzel ortaya koydu. Bu yorumu yazıya geçirirse, Divan edebiyatının bugün nasıl yorumlanabileceği görülür.

Panele katılan dostlardan İhsan Işık la Dr. Necmettin Turinay ın daha önce hazırlayıp dergide yayınlanan konuşmaları, eserlerimle birlikte bir dönemi ortaya koyarken, orada görüştüğümüz Hayati Koca romanlarıma dair teziyle ilgili konuşma yaptı.  Prof. Dr. İskender Pala nın irticalen söylediği hatıralar ve bu gazelden yola çıkarak bana yönelik yorumlar yapması, klasik edebiyatımızın hâlâ yaşadığını gösterir. Abdurrahman Şen ise beş dakikalık konuşmasında unutulmaz hatıralar nakletti.

Prof. Dr. İskender Pala nın 30 yıl kadar önce, onun Yeni Devir de bir talebe olarak çalışırken tanıştığımızda kendisiyle nasıl ilgilendiğimi anlatan sözleri ise, tam bir vefa duygusu ifade ediyordu. Doğrusu, o dönemde onun gibi pek çok gençle ilgileniyor ve sayıca artmaları için öğrencilerime de bir arkadaş gibi davranıyordum. Benimle ilgilenen büyüklerimin hayatımdaki yerini bildiğim için, benden daha gençlere de aynı duyguyla yaklaşıyordum. Çünkü Anadolu nun sözcüsü olacak yeni seslere, akademisyen ve sanatçılara ihtiyacımız vardı. Bunun için de her okur-yazarın bir daktilosu olması gerektiğini düşünüyordum. Ben de talebeliğimin ilk yıllarında yurtta kalırken İsmail Dayı yardımıyla eski bir daktilo sahibi olmuş, bununla pek çok yazı ile Umut Suları adlı oyunumu yazmıştım. O dönemde yazı disiplini ancak böyle kazanılıyordu. Cahit Zarifoğlu ile de bir dernekte bulunan daktilo vesilesiyle tanışmış, sık sık görüşür olmuştuk. O da ben de aynı daktiloda şiirlerimizi temize çektik. O yüzden imkânı olmayan kabiliyetli öğrencilerimle dostlarıma da birer daktilo aldırmaya çalışıyordum.

Bunları çok iyi hatırlıyorum. Fakat bir daktilonun insan hayatında bu kadar önemli bir yeri olabileceğini ilk kez İskender Pala nın konuşmasından öğrendim. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu ile görüştürerek daktilo sahibi olmasını sağlamanın, o gün gazeteden başka kalacak yeri olmayan İskender Pala nın çok başarılı yazarlığına ve akademisyenliğine yol açacağı kimsenin aklından geçmezdi.

Aziz dostum Prof. Dr. İskender Pala nın bunları da yazarak kabiliyetli gençlere sahip çıkmanın yollarını başkalarına da göstereceğine inanıyorum. Bugün bilgisayar aynı durumdadır, çok gereklidir.

Bu toplantıda önceden ilan edilen konuşmacılar kadar, oğlum Emre ile Dr. Sakin Öner, Muzaffer Doğan ve A. Vahap Akbaş adlı dostlarımın konuşmaları da benim için birer sürpriz oldu.

Abdurrahman Şen in ifadesiyle, en az 15 kişinin daha konuşmak istediği bu toplantıda herkesi mutlu eden bir mini konser de vardı. Sevda Gazeli adlı şiirimi besteleyip ilk kez orada oğlum Eren ile icra eden Fırat Kızıltuğ un Necip Fazıl, Yahya Kemal ve Mehmet Âkif ten bestelenmiş şiirleriyle bizi ihya ettiğini ifade etmemiz gerekir. Böylece toplantıyı taçlandıran şair ve bestekârımıza da teşekkürler.

Bir lise mezununun kendini ifadesi

Aşağıdaki metni, Yeni Türk Edebiyatı hocası Doç. Dr. Ali Şükrü Çoruh un dosyalardan bulup kendisine verdiğini ifade ederek salonda okuyan oğlum Mehmet ten aldım ve günümüz gençlerinin dikkatlerine sunuyorum. Belki 40 yıllık ısrarlı bir çabanın gerisindeki hazırlığı böyle açıklayabiliriz:

"Yeni Türk Edebiyatı Kürsü Profesörü Mehmet Kaplan ın "Kimsiniz " sorusuna cevap:

 İşte Ben...

1946 yazının bir Ramazan günü Kayseri de doğmuşum, acıdan nefesi buram buram hasret kokan Anadolu nun bir köşesine bereketlerle gelmişim. Benim doğduğum yaz daha çok yağmur yağmış, korkular daha da azalmış... Kıtlık gitmiş ben gelmişim. Annem böyle anlatır doğumumu.

Biri kız olmak üzere üç kardeşim var. Babam ve annemle Kayseri de oturuyoruz.

İlkokulu Kayseri de tamamladım. Babamın mali durumu iyi olmadığından, çok istediğim halde ortaokula gidemedim. O yıl berber yanında çalıştım. İkinci sene Kayseri Ana Tamir Fabrikası ndaki Orta Sanat Okulu nun imtihanını kazandım ve okula devam ettim.

Burası bir askerî (okuldu) ve gayesi kaliteli işçi yetiştirmekti. Öğleye kadar okul, öğleden sonra atölye vardı, yatılıydı. Ancak haftada bir dışarı çıkabilirdim. Üç seneden sonra fabrikanın işçisi oldum. Devlet parasıyla okuduğumdan, üç sene de mecburî hizmet vardı.

Birkaç arkadaşla birlikte hariçten ortaokul bitirme imtihanlarına girdik. İmtihanlar üç sınıfın bütün derslerindendi. Haziran ve Ekim döneminde biyoloji hariç bütün dersleri verdim ve tek dersten borçlu olarak Kayseri Akşam Lisesi ne kayıt oldum.

Gündüz atölyede, akşam okulda, gece ve bazı boş zamanlarımda da kültür kitaplarıyla uğraştım. Atölye ekmek param, okul vazifem, kültür de zevkimdi...

Şimdi aynı sınıfta bulunan arkadaşım Bekir Oğuzbaşaran la, okuduğumuz kitaplar ve meselelerimiz hakkında konuşurduk. O da benim gibi fabrikada çalışıyordu. Bu yüzden beraber olma fırsatını bulabiliyorduk. Paydoslarda hemen birbirimizi bulurduk. On dakikalık sigara paydosunu bile boş geçinmemek en mühim prensiplerimizdendi. Bu on dakika içerisinde, imtihan olduğu zaman ders çalışır; imtihan olmadığı zaman bir hikâye veya şiir, yahut okuduğumuz kitaba devam ederdik. Bazen beraber, bazen da ayrı ayrı yapardık bu işleri.

Bir buçuk, iki seneden beri şiir, hikâye ve tiyatro çalışmaları yapıyorum. Henüz -bir iki şiir dışında- yayın hayatına girmedim. Ama meslek idealim edebiyatçılık.

Üniversite imtihanında 330 sosyal, 323 fen puanı aldım. Tıp, İktisat, Hukuk ve Siyasal Bilimler fakültelerine girebilecekken Türkoloji ye yazıldım. Pişman değilim.

Türk sanatkârlarından okuduklarım:

Şiirde: Necip Fazıl, Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Cahit Sıtkı, Ahmet Kutsi, Faruk Nafiz, Ahmed Hamdi, Ahmed Muhip, Behçet Necatigil, Sezai Karakoç, Abdullah Öztemiz, vb...

Tiyatroda: Necip Fazıl, Orhan Asena, Cevat Fehmi, Haldun Taner, Güngör Dilmen, Tarık Buğra

Hikâyede ve Romanda: Sait Faik, Necip Fazıl, Oktay Akbal, Haldun Taner, Tarık Buğra, Peyami Safa, Halide Edip, vb...

Yabancılardan: (Tercüme olarak)

Şiir: Goethe, Schiller, Baudelaire, Rimbaud, Hugo, Sadi, E. Allen Poe...

Tiyatro: Shakespeare, Çehov, Arthur Miller, Bertold Brecht, Camus, Sartre, Gorki...

Hikâye, Roman: Dostoyevski, Tolstoy, E. Allen Poe, Çehov, Goethe, Sartre, Camus, Hemingway, Steinbeck, vb...

Bu yazarların eserlerinden en tanınmışlarından okuyabildiklerimi okudum."

NOT: Sevgili okuyucularımın Kurban Bayramını tebrik ederken, Milâdi yeni yılın milletimize ve insanlığa hayırlar getirmesini temenni ediyorum. Selam ve muhabbetle   M. M.