Bir cami elli lira

Abone Ol

Beykoz vapurundayım. Bir önceki ramazandı galiba. O gün niçin Beykoza gidiyordum, bilmiyorum. Fakat iftar vaktine ayarlıydı saatim. Vapur iskeleye yanaştığında, benim bir çorbacı dükkanına girecek kadar vaktim vardı. Yolcuların hepsi de yaklaşan iftar saatinin durgunluğunu yaşıyor. Kendilerince tesbit ettikleri sabit birer noktalara sessizci bakıyorlar. Deniz sessiz, camlarda süzülen martılar sessiz. Karşımda oturan ve boyuna tesbih çekip duran, Tahtakale tüccarlarına benzetemediğim adam ise, beni sorgular gibi, sessizliğimi oyuyor boyuna. Galiba anladı bu vapurun bu günlük yolcusu olduğumu.

- Çocukları filan rahatsız etmeyeyim Hüseyin ağbi. Beykozdan bir önceki iskeleye yanaştığımızda, sormasını epeydir bekleyip durduğum sorularına kendimce kısa kısa cevaplar vererek geçiştirmeye çalışmıştım. Ne onu kırmak istiyordum, ne de sinirlerimin bozulmasını. Hatta hiç kimseden duymak istemediğim ne iş yapıyorsun sorusunu dahi, uğraşıyoruz bir şeylerle deyip geçiştirivermiştim. Akşam ezanının minarelerden yayılmak üzere olduğu bu dar vakitte, mesleğini bir türlü tahmin edemediğim bu adamın sorgulamasından, hiç ummadığım bir rahatlıkla çıkmıştım. Belki de iftar vaktinin çok yakın olmasından...

- iftar için bize gelir misin Adım Hüseyin, Hüseyin hoca da derler.

Beklemediğim bu davet şaşırtmıştı beni. Beykoz vapurunda, yolculuğumuzun son anlarında tanıştığım bir adamın iftar daveti... Kendimde, böyle bir daveti kabul edecek cesareti bulamayacağım için, en yumuşak cümleyi kurmaya çalışıyorum ona karşı. Hem de sevindim beni davet etmesine.

- Çocukları filan rahatsız etmeyeyim Hüseyin ağbi... Sağol..

- Yok canım. Çocuklar alışkındırlar. Bizim iftar soframız çok kalabalık olur. Haydi düş peşime.

İskelenin hemen karşısındaki bir yokuşu tırmanırken, akşam ezanı okunuyor. Herşey o kadar çabuk oldu ki, nasıl oldu da kabul ettim Hüseyin ağbinin davetini. Tırmandığımız bu yokuşun sonunda ne var Hüseyin ağbide ise, ummadığım bir çeviklik. Hem döne döne yokuşu tırmanıyor, hem bana haydi çabuk diyor.

Renk renk arabaların parkettiği bir bahçeye girdiğimizde, geldiğimiz yerin, sandığım gibi Hüseyin ağbinin evi olmadığını anladım. Kapısındaki sarı levhada "Kuran kursu" yazıyordu. Biz içeri girerken, bir çocuğun uzattığı tabaktan birer hurma kaptık. Hüseyin ağbi dönüp elimden tutarak merdivenlere yöneliyor. Şaşkınlığı bırak, sorularına sonra cevap veririm, önce cemaate yetişelim der gibi... Bilemezdim elbette, ne Beykoz vapuruna binerken, ne de Hüseyin Ağbiden davet aldığımda, bir Kuran kursunda iftar edeceğimi; iftarda, namını hep duyduğum fakat kendisini tatmak zevkini hiç bulamadığım meşhur Beykoz kalkanınından yiyeceğimi. Lakin sonra anladım, kalkanın tadını damağımda tutmaya çalışmamım boş olduğunu. Sofradan kalktıktan sonra çaylarımızı yudumlarken, Hüseyin ağbinin anlattıkları çok daha güzeldi.

Önce bana bu Kuran kursunun nasıl yapıldığını, karşılaştıkları zorlukları, emek verenleri ve beni hayretten hayrete düşüren fedakarlıkları hep anlattı. Sanki o anda öğreniyordum, hiç bir şeyin kendiliğinden olmadığını. Hüseyin ağbi anlatırken, bir ara kendimden utandım, ara sıra yoklayıp duran yılgınlığımdan utandım. Keşke not alsaydım, ama hiç aklıma gelmedi, belki de Hüseyin ağbi ile dostluğumuz hep sürecek gibi bir duyguya kapıldığımdan. Hüseyin ağbinin daha onyedi yaşındayken yaşadığı bir olay var ki, tarih kitaplarına geçmeyen mazlumların hikayesi. Bir gün yine karşılaşırsak Hüseyin ağbi ile, belki o zaman bu anlattıklarını daha ayrıntılı yazmak umudu hep içimde. "Bak dinle! Daha ben on yedi yaşında filanım. Hocam dedi ki, kendisi gerçekten çok yaşlı, çok eziyet çekmiş biriydi. Yavrum benim koşturacak, mücadele edecek gücüm kalmadı. Bu işi sen yaparsın. iş ne biliyor musun Müftü Efendi Camiyi satışa çıkarmıştı. O zamanın parasıyla elli lira istiyor. Elli lira ki, Eskişehirde o yıllarda köy alırsın. Hocam istiyor ki, bu camiyi biz alalım, ibadete açalım. Dünya harbi olduğu zamanlar işte. Ya da harp yeni bitmiş filan.." "Müftü efendi, kim getirirse elli lirayı cami onun diyor. Gayri ben koşturmaya başladım. Bütün köylerini tek tek dolaştım Eskişehirin. Sonra geldik, Eskişehir çarşısını da dolaştık. Millette yok ki versin. Bir hesap ettik otuzaltı lira toplamışız. Otuz yedi lira yapmamızın imkanı yok. Tekrar gittik müftüye, kalanını sonra verelim dedik. Tabi kabul etmedi müftü efendi. Üstelik zaman da iyice daralmakta. Eğer elli lirayı denkleştiremezsek, camiyi alamayacağız. O zaman kime ne deriz, yani bu otuz altı lirayı topladığımız insanlara. Hepsine cami alacağımızı söylemişiz." "insanlar sıkışınca, güzel fikirler gelirmiş aklına. Biz ne yapalım diye kara kara düşünürken, hocam dedi ki: Bir de kadınlardan iste. Onların çıkınlarında vardır birşeyler, sen eğer inandırabilirsen. inandırmak için daha ne diyeyim bilmem ki Eskişehirin çarşısına ve bütün köylerinde söylemişiz cami alacağımızı. Müftü efendinin biçtiği fiat ise belli.

Neyse efendim, ben vardım bir mahalleye, Kadınlara, özellikle yaşlı kadınlara anlatıyorum. Otuzaltı lira topladığımızı, daha ondört lira açığımızın kaldığını filan. Hocam haklıymış. iki mahallenin kadınlarından toplayı verdim ondört lirayı. Allah hayırlarını kabul etsin o kadınlarımızın; beni üçüncü bir mahalleye göndermediler."

"Elli lirayı götürdük verdik müftüye. Artık cami bizim. Fakat açamıyoruz. Onların onaylıyacakları bir hoca lazım. Neyse efendim, hocayı da bulduk. Tayin yazısını almak için ben Ankara yoluna düştüm. Diyanet işleri Başkanı rahmetli Bilmen hoca o zamanlar. Ona imzalattım tayin yazısını, sonra döndüm Eskişehire. Bu sefer de vali kabul etmiyor, onaylamıyor getirdiğim yazıyı. Ne yapalım Ben gayri yine gittim Ankaraya. Bilmem Hocanın karşısına çıktım. Bana, yapacağımız birşey yok evladım dedi. Bütün iş senin maharetine kaldı. Ben ne yapacağım Valinin yanına vardığında, usulca dersin ki: Efendim bu işten Paşanın bilgisi var. Yani valiyi inandırabilirsem, bu iş ancak böyle olur."

"Ben tekrar döndüm Eskişehire. Elimde aynı tayin yazısı. Millet de bekleyip durur cami açılsın diye. Vali beni daha kapıdan girerken görünce bağırıyor: Yine mi sen. Olmaz demedim mi Çık dışarı! Hiç aldırmadım, yavaşça yaklaştım valinin yanına. Son kozumuzu oynayacağız. Sanki odada başkaları varmış ve onlar duymasınlar istermişim gibi yavaşça söyledim, Bilmen hocanın dediğini. Efendim! Bu tayinden sayın Paşamın bilgisi var. Paşa, bildiğiniz Milli Şef. Vali yüzüme baktı, sonra da öyle mi diyerek ve hiç tereddüt etmeden getirdiğim yazıyı onaylayıverdi." "Bu çocuklar bilmezler, ne yaşadığımız yılları ne de bizim çektiklerimizi. Gerçi bilmeseler de olur. Onlardan istediğimiz, kendi lerine verilen emeğin, başarı larında yansımasıdır. Şu duvardaki tabloya bak. Orta okullarda ve liselerde okuttuğumuz çocuklarımızın bu yılki başarılarını gösteren bir şemadır bu."

O günlerde cami satın alan Hüseyin ağbi, bu günlere ereceğini ve Kuran kursu çocuklarının başarılarını görüp sevineceğini bilebilir miydi

Beykozdan son vapurla ayrılırken, yarınlarda yaşayacağımız zorlukları düşündüm. Cağaloğlu tepesinden yine topa tutulacaktı istanbul ve Türkiye. Patlatılan irtica bombaları hemen yanıbaşımıza düşecekti. Fakat artık aldırmamayı öğrenmiştim; Hüseyin ağbinin anlattıklarından. Belki bazıları çıkacak, irticacı olmadıklarını, gerici olmadıklarını, laik, çağdaş, ilerici Müslüman olduklarını tescil ettirmeye kalkacaklardı.

Lakin ben bunlara da aldırmayacaktım. Hüseyin ağbilerin elli liraya Eskişehirde cami aldığı günlerden gelmiştik bu günlere ve geleceğimiz günler çok daha aydınlık olacaktı. Bunu hissediyor ve haykırmalara aldırmamaya ayarlıyordum kendimi; o gün Beykozdan, vapurda tanıştığım Hüseyin ağbinin iftarından dönerken.

NOT: RPnin iktidar yıllarından önce yazdığım ve "ihtilali önleme Derneği" adlı kitabımıza aldığımız bir hikayeyi günümüzün tartışmalarına şık tutsun diye tekrar yayınlıyoruz.

Biz bu hikâyeyi yazdığımız günlerde partimizin bir elemanı olan günümüzün Başbakanı Erdoğanın iddialarına dayanak olacağını bilemezdik elbette.

Fakat dikkat etti iseniz Sayın Kılıçdaroğlunu sevindirecek bir durum da söz konusu. Hüseyin Hocanın validen onay almak için paşamızın haberi var deme sahnesi. Yani Kılıçdaroğlu şunu rahatlıkla iddia edebilir; Bir caminin açılması için paşanın adının geçmesi yeterdi.

Biz o gün bu ihtimali, paşaya şans verme ihtimalini de bilmezdik.

Ampulcü geldi hanıııım...

diyorlarki : AKP anketlerde hep birinci parti çıkıyor. AKP geçilmiyor.

Ressamımız tuttu bu söylenenlerin/anket iddialarının tablosunu yaptı.

Amma üfürmüşler! Bu soruyu aklından geçiren kim mi

Tanımadınız mı yoksa Çarıklı Erkan-ı Harp dedikleri: AKPnin kapsama alanı dışındakiler... Belki de bir yetim

Derbi der ki

Bende seyrettim GS-FB maçını bir TV ekranında.

Sonra okuduğumda ise gazetelerde futbol yorumcularını, hayretler içerisinde kaldım.

Seyrettiğimiz bir futbol maçı idi. Göz açılarımız farklı olabilir, bu normaldir ve anlaşılabilir. Lakin gördüklerimizi yorumlayan görme merkezlerimizin raporları bu kadar mı farklı olur

Her iki takımın da teknik adamlarını, kadrolarını, taktiklerini, oyunlarını, topu tutmalarını ve topa vurmalarını karşılaştırıyorlar ve hep bir ağızdan şu kanılara varıyorlar: GS çok üstündü, GS çok iyi oynadı, GS ezici oynadı, GS hatasız oynadı vesaire, ama yenildi.

FB işte öyle büyük bir takımki, yendiği rakibine sevinebilecekleri alanlar bırakıyor; demek kolaycılığı değil maksadımız. Bizim aynı maçı nasıl gördüğümüzü kayda geçirmektir.

Bir maçın sonucu, hele hele GS-FB maçlarının sonucu hep üç ihtimal üzeredir ve gerçekleşen ihtimal hiç kimseyi şaşırtmaması gerekir derken, şu tespitimizin de kayda alınmasını isteriz:

GS taraftarı kalemşörler ve futbol yorumcuları, eğer yenilirsek kabul etmeme gerekçelerimiz kafalarımızda çoktan hazır, lojistik desteğiyle bakmışlar maça. Yazdıkları kanıtlarıdır, delilleridir, belgeleridir.

Stadyumdaki veya TV karşısındaki bir futbol seyircisi için önemli olan, futbolcuların topa davranışlarıdır. Yorumları hâlâ yapılan o maç için hiç kimse şu iddiada bulunamaz: GS futbolcuları topa iyi muamele ettiler.

Top bizi sevmedi, futbolun adaleti yok gibi sokaklara düşmüş mazeretlere sığınmak kolaylığına kaçmasaydı malum kalemşörler, top ile GS futbolcuları arasındaki iletişim bozukluğunu görebilirlerdi. Fakat ah o lojistik destek sandıkları o düşünceleri, ah!

Top FB futbolcuları ile daha az buluşmuş olabilir. Ama her buluşma bir kucaklaşma, öpüşme, hasret giderme seronomisi gibiydi. İtme, kakma, tekmeleme, dövme yoktu.

GS oyuncularının her eziyetinin, her işkencesinin, her tekmelemesinin sonunda sahadaki o futbol topu kendini FB kalecisinin kucağına atıyordu: Kurtar beni Volkan ağbi!

Üç kere geldiler, iki gol attılar. Evet, doğru. Fakat o sahnelerdeki güzellikler de kayda geçti çoktan.

Alex, haydi Ziegler ağbine git diyor, pamuk yumuşaklığındaki o ayağıyla. Eyvallah diyor top. Zieglerin tenbihi ise kulaklarında: Aman Musleraya yakalanmadan öpüver ağları.

GSli oyuncunun bütün barut haklarını kullanarak ve hakem beyin ancak bulabildiği o noktada ateşlediği topun geliyorum ağbi feryadını Volkanda duymuştu ama...

Bienmönü tesadüfen, düşerken vermiş o pası Stocha. Ama top yeter bu dedi, benim Stocha ulaşmama. Stochla kısa bir hasret giderme ve Stochla vedalaşan o top için mutlu son. Güle oynaya vardı ağlara; ben geldim.

Biz de seyrettik GS-FB maçını. Biz böyle gördük. Ha, bir de şunu gördüğümüzü de geçelim kayıtlara: Sahadaki GS futbolcularının ve teknik direktörlerinin gerginliğinden maçın oynandığı stadı aydınlatmada kullanılacak bir elektrik elde edilebilir mi Gelecekte yani... Bir düşünülsün isteriz...

O ilişkinin belgeleri

27 mayıs Demireli getirdi başımıza! Ama Demirel, Mayısı da, 27sini de, öpüpte başına komalı, bir oğul sadakati ve saygısıyla. O ay ve 27si olmasaydı, Demirel kimin aklına gelirdi ki, abisinin saltanatında Onun için Süleyman bey 27 Mayısı öpüpte başına koymalı... E koyuyor... Koymuyor mu yani.                                                         (N.Arzık bir CHPli)

Yüzsuyu meselesi

Tanzimat devrinin Türkleşmiş Ermenilerinden bir Minas Efendi vardı. Meclis adamlığı, tatlı dilliliği ile herkesin sevgisini kazanmıştı. Özellikle devlet büyükleri onu sık sık ararlar, her zaman sofralarında, Meclislerinde bulundururlardı. Minas Efendinin bu yanını bilen bazı açıkgözler, ondan yararlanmanın yolunu bulmuşlardı. Devlet büyüklerine bir işleri düştü mü hemen ona koşarlar, önemli kişiler katında aracılığını isterlerdi. Bu çeşit isteklerden gurur duyan adamcağız da, kendisine söylenen her iş için, gidip ilgililere ricalarda minnetlerde bulunur, yüzsuyu dökerdi. Onun bu aracılığını bazıları hoş karşılar, kimileri de Minas Efendi, sen böyle işlere karışma yollu geri çevirmelerde bulunurlardı.

Minas Efendi, bir seferinde, yine bir tanıdığının hatırını kıramamış, tanıdığı büyüklerden birine başvurmuştu. Ama adam, ters bir kişiydi:

-Yahu Minas Efendi , senin işin gücün yok mu ki yüzsuyunu mütemadiyen şunun bunun hatırı için döküp duruyorsun Diye çıkışınca Minas Efendi, ona şu cevabı verdi:

-Yüzsuyu ile değirmen döndürülmez ya a paşam, işte böyle eşin dostun hatırı için harcanır.

Yalan dünyanın akpsi

Resmi kanal TRTde bir dizi: Yalan Dünya. Orada yapılan bir espiri; kadınlı, kızlı hane halkının ortasında: Acıma yetime. Ko...

Ha, ha, ha!

Seyredilen her mekanda iştirak var, gülme efektine.

AKP iktidarında, AKP hakimiyetindeki TRTde oluyor bütün bunlar.

Ne yapalım efendim. muhafazakar sanat yok. Oralardan idare edeceğiz.

Ertesi gün AKP lideri Başbakan gençliğe hitap ediyor: İmam-Hatipleri çok önemsediğini vurgulayarak...

Dinleyenler, "yetimler yetimi"nin yolundan gidenler...

İşte biz bu yüzden hiç acımıyoruz AKPye...

Oya sunalım

İnsan hakları alt komisyonunda AKP milletvekili, Oya Eronot, babasını Sivas katliamında kaybeden Zeynep Altıoka bir soru sormuş:

"Aziz Nesin o konuşmayı yapmasaydı babam ölmezdi diye düşündünüz mü "

Hücum üstüne hücum! Nasıl böyle bir soru sorarmış Kim oluyormuş

Anlaşıldı.

Bu ülkede hangi soruların, nerede ve kime sorulacağını ancak biz biliriz, diyorlar.

Kimler mi

Sivasa Aziz nesiniin peşinden giden Cahit Külebinin orada olduğunu ve niçin orada olduğunun sorgulanmasını istemeyenler.

Geçmiş zaman İstanbulundan iki dilenci karakteri demeyin bu çizgilere. Dikkatli bakarsanız bugünü, bugünün kartel medyasının gazetelerinin hallerini anlattığını görürsünüz. Hani şu: Muhtar bile olamaz! Manşeti atan gazetelerin Trumpumuzun açılışını yaptı, sevinçlerindeki hallerini...

Bizim ipimiz

İpimize baktım, işte gördüm...

İskendersiz çözülmeli kördüğüm...

Söz ve Sükut

Yanlış zamanda konuşmak;

Söz gümüşse sükut altın...

Doğru zamanda konuşmak;

Boşalır sükutla altın...

Ekrem Şama