Bir cahiliyet davası; kavmiyetçilik, milliyetçilik, ırkçılık…

Abone Ol

Ne yazık ki ırkçılık, soyunu sopunu beğenme, kendi ailesini, sülalesini, aşiretini, milletini diğer halklardan çok üstün tutma öyle bir yazıyla anlatılacak gibi değil.

Elbet her insan kendi ailesini, soyunu, milletini sever, ancak başka insanların soy ve neseplerine, milletine, ırkına çirkin dil oyunları ile zehir akıtması bizim medeniyetimizde son derece kötü görülmüştür.

İnsanın soyunu sopunu masum bir şekilde öne çıkarmasına bile Rasulullah şiddetle karşı çıkmıştır.

Irkçılık ve milliyetçiliği marifet bilenleri dehşete düşürecek o kadar çok anekdota rastlamaktayız ki, büyük önderin öğretisinde.

Onlardan biri herhalde hepimizin kulağına küpe yapıp taşıması kadar önemlidir ki bu hadise, Münafikûn suresinin de gönderiliş sebebidir.

Bu surenin 7. ve 8. ayetlerin meali; “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah’ın peygamberi nezdinde bulunan kimseleri beslemeyin. Ta ki dağılıp gitsinler” diyorlardı.

Biraz sonra anlatacağımız hadise ile bu sûre iniyor fakat bu sûre son süreçte yaşadığımız Suriyelilerle olan sınavımızı da, öylesine büyük bir sosyoloji ile anlatmakta ki.

Rahmanın aktardığı gibi, Suriyeli kardeşlerimiz, savaştan açlıktan ölümden kolları bacakları kopmaktan parça parça olup kaçıp, bize sığınanlar için, içimizden kimileri; “almayın bunları, kapıları kapatın, beslemeyin kovun gitsin” demişlerdi.

Böylece Kerim Kitabın sadece eski çağlara değil, günümüze de ayna tutup bizi sorguladığı o kadar açık ki. Hadise şu; “Peygamber Efendimiz, sefere çıktıkça, ashabın zenginleri, sahabenin fakirlerinin ihtiyaçlarını karşılamayı üstlenirlermiş. İslam ’ın başlangıcında malumdur ki, bu zenginlerin çoğunluğu Ensâr’dan idiler. Münafığın biri, “onları beslemeyin” dediği için bu sûre iner. Gazvelerin birinde ordu konakladığı sırada, kuyu başında Muhâcirînin adamlarından biri ile Ensâr’ın adamlarından biri arasında, deve suvarmak yüzünden anlaşmazlık çıkar. Muhâcirî, Ensârîyi döver.

Ensârî derhal, eski Arap adeti üzere;

“Neredesiniz ey Ensâr!”

Muhâcirî de, “Neredesiniz, ey Muhâcirîn!” diye yardım isterler.

Resûlullah, bu nidayı işitince;

“Bu işittiğim câhiliyet davası, ne oluyor” diye sorarlar. “Bir şey değil. Bir Muhâcirî çocuk ile bir Ensarî çocuk dövüşmüşler” cevabını alınca; “Böyle sözü bırakınız. Zira bu çirkin, kokuşmuş bir şeydir” buyururlar.

Böylece kavmiyet, milliyet hususunda çok hassas olan Peygamberimiz, Müslümanların sadece kardeş olduğunu sık sık vurgular ve yardımlaşmalarını önerir, hatta zalimlere de uyarı vazifesinin yardım olduğuna değinir; “İnsan kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım etmelidir. Eğer zâlim ise onu zulmünden men etsin ki, bu ona yardımdır.”

Tekâsür Sûresinin nazil olması da yine bir soy sop yarışı ile olmuştur. Abdi Menaf oğulları ile Sehm oğullarının birbirlerine karşı, “Bizim şerefli atalarımız ve ecdâdımız daha çoktur, malımız daha çoktur” tarzında kibirlenmeleri üzerine bu sûre nâzil olmuştur;

“Kabirlere varıncaya kadar, haseb ve neseble (soy sopla) övünmek sizi oyaladı durdu… Siz kabre girince bu övünmenin ne demek olduğunu anlarsınız…”

İnsanlığın önderi ne güzel söylemiş; “Müslümanlar kardeştirler. Hiç birinin diğeri üzerine değeri ve üstünlüğü yoktur. Meğerki takva ile ola.” Bütün bu güzel ayet ve hadisler; cahili bir hastalık olan ırkçılık ve kavmiyetçiliğe şifa olur da; dün “Hain Arap” cehaletinden bugün Boşnak kardeşlerimizi üzen sözleri, Suriyelilere atılan nefret dolu bakışları biraz olsun törpüler.

*Ahmed Naîm, İslâm’da Dâvâ-yı Kavmiyyet, Sebilürreşad Kütüphanesi Neşriyatı 18; Dârülhilâfe: Tevsî-i Tıbâat Matbaası, İstanbul1332/1914.