Biguherine / Değiştir

Abone Ol

Kavmiyet söylemi, tarih boyu insanoğlunun gündemini meşgul etmiştir. Kimi zaman kabilecilik kimi zaman ırkçılık olarak karşımıza çıkan bu nahoş durum ortak selim akıl tarafından gayri akli görülmüştür. İlkesel olarak bir kavmin başka bir kavme üstünlüğü iddiası kendi içerisinde akıl dışılığı barındırır. İnsanın kendi emeği olmaksızın doğal süreçler içerisinde kazandığı vasıfların aynı doğal süreçler içerisinde kazanılan başkalarının aynı vasıflarından üstün olması düşünülemez. Irk, dil, renk, soy ve sop tamamı ile insanın iradesi dışında bir gerçekliktir ve hiçbir şekilde as üst ilişkisine sahip değildir. Ne yazık ki insan aklını örten ideolojiler ve yaklaşımlar bu gerçeği çoğu zaman görmemezlikten gelmiştir. Halen insanlık bu sürecin sancılarını yaşamaktadır.

Bütün bu gayri akli görünüme rağmen mevcudiyetini devam ettiren ırkçılık söylemi Batı’nın sömürge çalışmalarında uyguladığı yöntemlerle başka bir boyuta taşınmıştır. Üstün insan teorisine dayanan sömürgecilik faaliyetleri meşruiyetini Darwin felsefesinden alırken; devamlılığını ise oluşturduğu ırkçılık politikalarından almaktadır. Ulus devlet teorisinin işlenmesi ve neticede bütün devletlerin ulus devlet formuna bürünmesi ırkçılık söylemlerinin hak talebinden devlet talebine doğru evrilmesine neden olmuştur. Anadolu özelinde meseleye baktığımızda bu talepler Türk ve Kürt ırklarının birlikte yaşadığı, birlikte vatan bellediği bir coğrafya için kaçınılmaz çatışma alanları da ortaya çıkarmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ulus devlet teorisi ile şekillenmiş ve kendinden olmayanın kim olduğuna karar vermiş bir devlet anlayışı bu çatışma alanlarının derinleşmesine ve genişlemesine hız kazandırmıştır. Bu yazıda merkeze alacağımız mesele tarihsel bir anlatıdan çok oluşan süreçler dikkate alındığında kimlikler hakkında konuşmanın temel ilkeleridir. Ayrıca bu ilkelerinin Kürt ırkının temel problemine tatbiki yapılacaktır.

Kavramlar insanın varlığı algılama biçimlerinin dile gelmiş halidir. Daha felsefi bir ifade ile kavramlar insan aklının varlığı soyutlamış halin temsilleridir. Bu tanımlar dikkate alındığında bir algılayan ve birde algılanan ve her ikisi arasındaki ilişki biçimi kavramı ortaya çıkarır. Algılanmak ise varlığa çıkışın değil, bilinmenin ve mesele edinmenin ilk adımıdır. Algılayan kişinin ön yargıları, zihni eğilimleri, melekeleri ve nihayetinde sosyal havzası kullanacağı kavramları belirlemede etkili olacaktır. Ayrıca algılanan şeyin kendinde bir şey mi olduğu ve algılama biçimlerine etkisi başka bir tartışma alanını ifade etmektedir.

Kökleri yüzyıllar öteye giden felsefi kökleri ise yaratılışa kadar götürülebilecek etnik kimlik meselesinin kavramsal çerçevesi nasıl olmalıdır? Hangi kavramları zihnimizin üretmesi gerekir ki bizler bu kavramsal çerçeve etrafında düzgün bir yaklaşım geliştirme imkânına kavuşmuş olalım. Uygun kavramı bulmadan önce kavrama bizi götürecek ana ilkeleri yerli yerine koymak gerekmektedir.

zzz Birinci olarak herhangi bir ırkın başka bir ırka hiçbir durumda ontolojik üstünlüğü yoktur.

zzz İkinci olarak hiçbir ırk başka bir ırka göre temel insani haklar başta olmak üzere sosyolojik ve psikolojik düzlemde ikincil değildir.

zzz Üçüncü olarak ulus devlet anlayışı devam ettiği sürece her ulus bu anlayış karşısında aynı haklara sahiptir.

Yukarıda sıraladığımız ana ilkeler üzerinde tartışma safsatadır. Bu ilkeler salim aklın bizlere verdiği ilkesel kazanımlardır. Çıkış, bir paradigma değişikliği yapmaktan geçmektedir. Öncelikli olarak sorgulanacak konu ulus devlet anlayışının kabulünün zaruret olup olmadığı meselesidir. Bir sonraki adım ise tartışmaya açılması gereken mesele tüm kimliklerin birlikte yaşamak için gereken kavramın ne olduğudur.

Ulus devlet paradigması dünyanın insan tabiatı için imkânsızı zorlaması anlamını taşır. Her ulusun devletleşmesi gerektiği ilkesi birçok coğrafyada insan yaşamını imkânsız kılmaktadır. Devletlerin oluşması veya devletlerin sınırlarının belirlenmesi insan ırkları üzerinden değil, içerisinde ırk fonksiyonunun da olduğu kültür, coğrafi şartlar, hayat algılama biçimleri de olmak üzere birçok etkenle ve birazda kader çizgisi ile belirlenir. Bu noktada ırka dayalı bir devletleşme sürecine girmek bölgesel felaketler doğuracaktır. Anadolu coğrafyası özelinde ulus devlet anlayışındaki ulus kavramı Türk olarak kabul edildiğinde ne gibi acı sonuçlar doğurduğu geçmişe dönüp bakıldığında anlaşılacaktır. Ayrıca ulus devlet yaklaşımı bir an olsun doğru kabul edildiğinde yukarı da ifade edildiği üzere herhangi bir ulusun bu yaklaşımın gerekliliği olan devlet olma talebinden mahrum bırakılması düşünülemez. Bu bağlamda Anadolu özelinde Türklerin devlet kurma hakkı olduğu gibi, Arapların, Kürtlerin, Lazların, Zazaların, Ermenilerin, Pomakların, Rumların ve ismini sayamayacağımız birçok kimliğin devlet talebinin meşru görülmesini gerektirir. Bu gereklilik son dönemde güç merkezleri oluşturulmaya çalışılan mikro milliyetçilik projelerine zemin hazırlar durumdadır. Ayrıca mezkûr talebin meşruiyetini ne belirleyecektir? Ya bütün grupların devlet olmasını savunacağız ki bu doğal süreçlere ters olduğu hemencecik anlaşılabilen bir durumdur yahut devlet talebinin meşruiyetini başka bir ilkeye bağlamak zorunda kalacağız. Bu ilke sayıya bağlanamaz zira kemiyet hakikat için bir gösterge olamaz. Geriye sadece devlet taleplerinin esasında yanlış olduğunu var olan devletin bütün unsurlarını barındıracak şekilde yeniden bir mefkûre ile inşa edilmesi gerektiği fikri kalmaktadır. Vatanımızdaki herhangi bir ırkın devlet talep etmesi ne akli ne sosyolojik ne de insanlık tecrübesi için mümkün görünmemektedir.

Bu durumda ya ulus devlet anlayışının dönüştürülmesi yahut ulus devlet anlayışındaki ulus kavramının yeninden inşa edilmesi veya aslına döndürülmesi gerekmektedir. Bu dönüşüme zemin oluşturması nedeni ile Ulus devlet ve üniter devlet kavramlarını tanımlamamız gerekir. “Ulusal devlet” (nationalstate), egemenliğin ulustan/milletten kaynaklandığını söyleyen devlet türüdür. Egemenliğinin Tanrı’dan kaynaklandığını söyleyen Kral’ı düşüren Avrupa burjuvazisi tarafından ortaya atılmıştır ve 1789’a tarihlenir. “Üniter devlet” (unitarystate) ise, bununla ilgisizdir; kısaca söylersek, federal olmayan devlet türüdür. Ülkenin çeşitli bölgelerine haklar/âdem-i merkeziyet getirmek gerektiği zaman, bunları başkentten verir veya geri alır. Demokrasiye aykırı değildir. Aykırı olan, “ulus-devlet”tir.”

Bu tanım/lama/dan anlaşılacağı üzere konuşulması gereken kavram ulus devlet kavramıdır. Üniter devlet kavramı ise tartışmanın dışında olup yönetimsel bir duruma işaret etmektedir. Ulus devlet kavramında ki dönüşüme işaret etmeksizin şunu ifade etmek gerekir ki; yönetimsel olan ilkesel olarak zamansal süreçlerde değişebilir ancak yönetimsel olanın tarihsel olarak dönüşmesinde devletin ve milletlerin menfaati, uluslar ve uluslararası dengeler, büyük güçlerin ve devletlerin coğrafyalar hakkında ki planları dikkate alınarak adım atılmadır. Bu bağlamda yerinden yönetim, özerklik, güçlendirilmiş belediyeler, kısmı özerklik gibi kavramlar sorunun gerçek sebebinin çözümüne değil; çözümsüzlüğün kabul edilip geçici çarelere işaret etmektedir. Dolayısı ile bu tür teklifler bütün sorunlardan bağımsız küresel ve yerel siyasal dengeler dikkate alınarak tartışılmadır.

            BaskınOran,http://www.baskinoran.com/gazete/DIZI_1.pdf, Erişim Tarihi: 21/12/2017.