Türk basını, tam bir sinekten yağ çıkarma ustasıdır. İktidarlara şirin görünmek veya otoritenin çizdiği çerçevenin dışına çıkmamak adına elden geldiğince “diplomatik” davranır, azami şekilde durumu “idare eder” ve söylenmemesi gerekeni söylemez, gösterilmemesi gerekeni zinhar göstermez. En ilgisiz durumlardan bile bir “başarı hikayesi”, bir “peri masalı” çıkarıverir.
Başbakan Erdoğan’ın ABD ziyareti de bu durumun yeniden yaşanmasına vesile oldu. “En kritik” ibaresiyle gündeme taşınan ve özellikle de Reyhanlı’daki korkunç saldırıdan sonra Suriye konusunda ABD’den bir “hareketin” beklendiği bu ziyarete olmadık anlamlar yüklemesini bildi Türk basını. Klasikleşmiş “istediğimizi aldık” başlıkları atıldı ama neyin istenip neyin alındığından zerrece bahsedilmedi. Onun yerine, Başbakan’ın çok prestijli misafirlerin kaldığı Blair House’da ağırlandığı söylendi mesela, ki 20 küsur defa ABD’ye giden Başbakan’a demek ki diğer ziyaretlerinde “çok prestijli” bir protokol uygulanmamıştı bu mantıktan bakılınca. Ki, o ziyaretler de Türk basınında ballandıra ballandıra anlatılmıştı.
Obama ile yapılacak görüşmenin “en az 4 saat” süreceğini söyleyenden tutun da, neredeyse bütün ABD’nin bu görüşmeyi beklediğine varan daha bir sürü acayip yorum yapıldı. Gel gör ki, dağ fare doğurdu. Obama, Rusya ile yaptığı Suriye pazarlığının da etkisiyle 2 seneden beri ne söylüyorsa aynısını söyledi ve böylelikle Türkiye’nin beklentileri karşılıksız kaldı. “Taleplerimiz olacak” denmesine rağmen bolca tebessümlü pozlar, havada uçuşan latifeler ve bir sürü magazinel detay dışında resmen bir turistik tur şeklinde gerçekleşti. Obama’nın ağzının içine bakmayı normal addeden kamuoyu ise ister istemez hayal kırıklığına uğradı. Bağımsız bir ülkenin, kendi hayati meseleleriyle ilgili olarak bir başkasından medet ummasının acayipliği yine konuşulmadı.
Asıl acayiplik yine gözlerden kaçtı. İslam aleminin bir iç meselesi olması gereken ve Türkiye’nin, Batı’nın kan emici küresel güçlerine başvurmak yerine İslam aleminden aktörleri işin içine katarak çözmesi gereken Suriye meselesinin çözümünün, “Bay Başkan”ın ellerinde görülmesi tuhaflığı kaynadı gitti. Gittikleri her yeri daha da karıştıran, kan ve gözyaşı ihraç eden başta ABD olmak üzere Batılı küresel güçler, akan kanın Müslüman kanı olması ve kendi aralarındaki hassas güç dengesi (ABD-İsrail ile Rusya-Çin arasındaki) sebebiyle işi ağırdan aldılar.
Saçma sapan magazinel ayrıntılar ve twitterdan paylaşılan “Beraber ıslandık…”lı komediler gibi hususlar ön plana çıkarılırken, gözlerden kaçan önemli detaylar var. Mesela, “stratejik ortaklık” önce “model ortalık” olarak yeniden tarif edilmişti. Şimdi ise “güçlü ortak” olarak revize edildi. Bu tanımlama değişiminde, elbette ki İsrail’le aramızın düzelmesi ve ABD’nin hayranlıkla takip ettiği “PKK ile yürütülen müzakere süreci” önemli bir rol oynadı.
Bir de şöyle bir ilginç durum var. Başbakan’ın ABD ziyaretindeki karelere ve görüntülere bakınca, aşırı bir “güleçlik” ve haddinden fazla bir “samimiyet” göze çarpıyordu. Havada uçuşan latifeler, şirinlikler yanında her fırsatta verilen “pişmiş kelle” pozları da ABD ile ilginç bir dönemin işaret fişeği olacak belki de.
Bu arada, gezi esnasında gelen Moody’s’in not artırımı kararı var ki, tam anlamıyla “tüy dikti”. Özellikle de böyle bir şeyin olacağına dair bir tahminin twitterdan Aralık ayında (gezi tarihi bilinmeden) paylaşılması işi daha da ilginç kıldı. Yani, bu not artırımı kararlarının ekonomik değil, siyasi olduğunu gösterdi ki, bu “jest”in Türkiye’ye neden yapıldığını tartışmak gerekecek.