Şehirler farkı bir kimliktir, kendine has bir kişiliktir.
Daha da mikro ölçeğe indirgersek, ilçeler, semtler ve mahalleler için de bu
ayrı bir alem olma vasfı söz konusudur. Çarpık yapılaşmış veya yeniyetme,
mantar gibi bitme olan kısımlarını saymazsak, gerçek İstanbul da da bu durum
geçerlidir. Aynı ilçenin semtleri bile birbirinden ayrıdır, birbirlerinden
görünmez sınırlarla ama herkesin bildiği bir şekilde ayrılırlar. Hatta her
mahalle bile kendi içinde bir bütünlük arz ederken, misal aşağı veya yukarı
mahalle bir başka kişiliğin tezahürü olur(du) çoğunlukla.
Şehirleri ifade ederken belli semboller vardır. Her
şehrin anıt veya simge yapıları vardır. Tarihi birikiminden geldiği gibi modern
dönemlerde o şehre kazandırılmış eserler de bu simge olma veya kişiliği
yansıtma durumunu yansıtabilir. Misal, şehir silueti denen olgu da, o şehrin
bir bakıma parmak izi gibidir ve taklit edilemez. O silueti görünce dünyanın
neresindeki hangi şehir olduğunu anlamak çok kolaylaşır. Londra nın, Paris in,
New York un, Roma nın, Kahire nin, Kudüs ün, İstanbul un silueti veya alameti
farikası olmuş yapıları, bu şehirlerin kimlik kartları gibidir.
Eğer bir şehrin siluetini veya o şehri oluşturan kimliği,
kişiliği ve dokuyu değiştirecek olursanız, ya olanı bozuyorsunuzdur ya da yeni
bir şehir kuruyorsunuz demektir. Veyahut mevcudu ellemeden anlamlı bir katkı
yapıyorsunuzdur. Türkiye de, son 50-60 yılda olan şey, şehirleşme adı altında
mevcudu (eski ve köhne olduğu gerekçesiyle) yıkmak ve yerine modern adı altında
ruhsuz, kişiliksiz, niteliksiz ve estetik olmayan beton yığınları dikmektir.
Çünkü biz maalesef, hala ve hala modernleşme veya çağdaşlaşmanın yolunu şekli
birtakım makyajlarda aramaktayız. Üretmeden zenginleşmeyi istiyoruz ve aynı
mantıktan hareketle Batı dan arakladığımız kalıpları, formları kendi
şehirlerimize kötü bir kopya şeklinde uygulayarak modern ve medeni olmayı
umuyoruz.
Halbuki, 100 küsur sene öncesine ait bir romanda bahsi
geçen bir sokak veya binayı Paris te, Londra da veya St. Petersburg ta
bulabilmek olasıyken, maalesef İstanbul da 30 sene öncesinin semtlerinden bile
nostalji olarak bahseder bir vaziyetteyiz. İkinci Dünya Savaşı yla birlikte
tarumar olan Avrupa kentleri, neredeyse özgün hallerine uygun olarak yeniden
yapılmışken, 40-50 sene öncesinin eski Türk filmlerindeki İstanbul unu bile
tanıyamayacak durumdayız. Semt bırakmıyoruz, mahalle bırakmıyoruz, ilçeleri
kocaman beton yığınlarına çeviriyoruz, yetmezmiş gibi bir de şehirlerin
alamet-i farikaları olan siluetlerini bozuyoruz. İstanbul un siluetine eklenen
gökdelen kepazeliklerini düşünün bir kere.
İnşaat yaparak, bina dikerek, lüks ve şatafatlı ve acayip
isimli siteler, AVM ler, gökdelenlerin sayısını arttırarak ne modernleşmek ne
medenileşmek mümkün değildir. Yaşadığı yeri, şehri kendi eliyle yaşanmaz hale
getiren ve mekanı sadece bir rant vesilesi olarak gören bir çarpık zihniyet,
inşaat yapmayı gelişmişlikle bir görüyor maalesef. Yapılan inşaatların sayısı
değil, onların niteliği, insan yaşamına kattıkları, şehir hayatını kolaylaştırıp
kolaylaştıramadıklarına bakmak gerekirken, son derece çarpık bir sonradan görme
bakışla yüksek binalarla, lüks konutlarla, pahalı rezidanslar ve uçuk AVM lerle
böbürlenme haleti ruhiyyesindeyiz. Allah ıslah etsin.
Şapkamızı önümüze koyup bir düşünsek, uğruna şehrin
siluetinin bile feda edilebildiği (mahkeme silueti bozan yapının fazla katları
için yıkım emri verdi ama kararın uygulanacağı konusunda kimse emin olamıyor
artık. Malum, güçlülerin hukuku devrindeyiz), semtlerin, mahallelerin tarumar
edildiği, şehrin nefes borularının tıkandığı bu binalar, bu yapılar arasında
bir simge, bir sembol, bir alamet-i farika olabilecek tek bir tane çıkar mı
acaba İçinde bulunduğumuz sonradan görmelik, her manadaki üretimsizlik ve
bereketsizlik hali, ortaya gerçek anlamıyla ve sonraki nesillere kalacak bir
eser koyamama sonucunu doğurmuyor mu Modern yapılar yapmakla övünürken,
bunlar arasından tek bir tane bile eser çıkaramamayı ne zaman dert edeceğiz
Validebağ Korusu na otopark yapılmasını protesto etmek
için fidan diken vatandaşın başına polis dikip, şehir içindeki tek yeşil alan
olarak kalmış askeri alanları bile imara açan bir zihniyet, elbette ki ortaya
özgün bir eser koyamaz. Şaşıracak bir şey yok yani.