Önceki kavimler kendilerine gönderilen peygamberlere iman
etmeyip isyan ve taşkınlıklara devam edince ALLAH Teâlâ, onların bazılarının
üzerine gökten taş yağdırıp helak etti, memleketleri taş yığını haline geldi;
bazılarını da şiddetli depremle helak etti, memleketlerini viranelere çevirdi, bir
kısmını da iç karışıklıklarla birbirine kırdırdı. İşte bu ayet-i kerime o
olaylara işaret ederek, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ümmetini
uyarmaktadır. İnsanları bir belâdan kurtaran ALLAH Teâlâ, başka bir veya birçok
belâya uğrat¬maya; onlara üstlerinden veya ayaklarının altından yani gökten
ve yerden türlü felâketler göndermeye; hatta onların ihtiraslarını birbiriyle
çatıştırarak, değişik mezhep, fırka ve parti gibi gruplara ayırarak
birbirleriyle çarpışmalarını, savaşma¬larını sağlamaya da kadirdir. Geçmişte
insanoğlu beklemediği, ummadığı birçok semavî ve dünyevî felâketlerle
karşılaşmış, şimdi de karşılaşmaktadır. İnsanoğlu, ALLAH Teâlâ nın koyduğu kanunlardan sapmanın bedeli olarak,
tabii âfetler denilenlerin yanında, bizzat kendi eliyle ortaya çıkardığı
umulmadık belâlara da duçar olmak¬tadır. Nükleer felâketler, çevre kirlenmesi,
tabiat düzeninin bozulması; ihtiraslar¬dan veya ideoloji ayrılıklarından, din
ve mezhep ayrılıklarından, ırkçılıktan ve böl¬gesel çıkar hesaplarından
kaynaklanan ve kısa sürelerde yüz binlerce insanın ölü¬müne ve yaralanmasına,
sakat düşmesine, aç ve açık kalmasına, ülkelerin harap ol¬masına yol açan
savaşlar bu belâlardan bazılarıdır.
Âyet-i kerimenin, bölünüp parçalanmayı bir felâket olarak
gösteren kısmı özellikle ma-nidardır. Gerçekten, ALLAH Teâlâ yı tanıyıp O nun
buyruk ve kanunları uyarınca hayatla¬rını düzenlemekten uzaklaşan toplumlar
genellikle ortak inanç ve fikirlerden, istek ve ideallerden uzaklaşmakta,
sonuçta bu farklı fikir ve isteklerin çatışması insan¬ları fiilî çatışmalara,
fitne ve fesada, nihayet savaşlara kadar götürmektedir ki, âyet-i kerîmede bu
durum, insanların ALLAH Teâlâ dan yüz çevirmelerinin, O nu unutarak fâni
şeyleri birer ilah gibi kabul edip onların peşine takılmalarının, nihayet onla¬rı
ALLAH Teâlâ ya eş ve ortak tutmalarının bir sonucu olarak gösterilmiştir. Öyle görülüyor ki, insanoğlu malın mülkün,
şan ve şöhretin, ihtiras ve şehvetin ve nihayet hak yol¬dan saptıran sahte
önderlerin esiri olmaktan, onlara tapmaktan kurtularak yalnız ALLAH Teâlâ yı
rab bilip sadece O ndan yardım dilemediği, O nun buyruklarını kesin ka¬nunlar
olarak tanıyıp bunları hayata hâkim kılmadığı sürece âyet-i kerimelerde işaret
edilen bu tehlikelere de müstahak olacak, bilinen ve bilinmeyen birçok
felâkete, âyet-i kerimedeki deyimiyle azaba mâruz kalacak ve ALLAH Teâlâ dan
başka hiçbir güç, hiçbir zekâ, hatta ALLAH Teâlâ nın kitabında yer alan
hikmet ten nasipsiz olan bilim ve teknoloji de bu fe-lâketleri önleyemeyecek;
aksine hikmetten mahrum kaldığı sürece bilim ve tekno¬loji yeni felâketlere yol
açacaktır. Bu bakımdan yukarıdaki âyet-i kerime bütün insanla¬ra, insanlığın
selâmeti için mutlaka dikkate alınması gereken bir uyarıdır. Dolayı¬sıyla
âyet-i kerimenin sonunda anlasınlar diye... buyrulmuştur.
Mevzuyu Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayet edilen şu
hadis-i şerif ile bitirmek istiyoruz. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle
buyurdu: Beş şey mukabilinde beş şey
vardır. Sahabe-i kiram dedi ki: - Ya Resûlellah! Beş şey mukabilinde beş şey
vardır, ne demek Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de şöyle buyurdu: Hangi
millet, ALLAH ve Resûlünün ahdini yani kendi aralarındaki veya düşmanla yaptığı
anlaşmayı bozarsa, ALLAH Teâlâ hazretleri o millete düşmanlarını musallat eder.
Hangi millet, ALLAH Teâlâ nın indirdiği hükümlerden
başkası ile hükmettiği zaman, aralarında fakirlik yaygınlaşır.
Hangi milletin arasında zina-fuhuş ortaya çıkarsa,
aralarında ölümler çoğalır.
Hangi millet, ölçü ve tartıyı eksik yaparsa, nebatattan
mahrum bırakılırlar ve kıtlık ile cezalandırılırlar.
Hangi millet, zekâtı vermezse, onlara yağmur yağdırılmaz,
tek damla yağmur düşmez.
Ne yazık ki, bu iki hadis-i şerif, günümüz vakıasına ne
kadar da uygun düşüyor. İslam ümmetinin geçmişinde, hadis-i şerifte geçen
unsurlar, hiçbir zaman bu denlu bir arada yaşanmış değildir. Ne zinaya müsaade
edilmiş, ne ölçü-tartıda sahtekârlığa yol açılmış, ne Zekât vermeyene karşı
müsamahakar davranılmış, ne ahidlerin bozulmasına göz yumulmuş, ne de
Kitabullah ve Sünnetten kaynaklanmayan hükümler uygulanmaya konulmuştur.
Neticede bu iki hadis-i şerifte ifade edilen hususları ve sonuçlarını
toplumumuzda açıkça müşahede ediyor, açıkçası yapmamız gerektiği halde
yapmadıklarımızın, yapmamamız gerektiği halde de yaptıklarımızın keffaretini
ödediğimizi görüyoruz.
Taberanî,
el-Mu cemül-Kebîr, 11/37, No:10992