Güz güncesine bir doğu seferi bırakıyoruz.
Yanımda en sevdiğim arkadaşım, babam.
Dede köylerimizi dolaşırken, bakıyorum da, artık her yıl gördüğümüz diriler azalmakta.
Diriden çok ölü ziyaret etmekteyiz.
Bu yıl da Elazığın çeşitli köylerine yayılmış olan kabristanlardaki akrabalarımıza gidiyoruz.
İçli Yunusun dediği gibi:
"Yalancı dünyaya konup göçenler/ne söylerler, ne bir haber
verirler/üzerinde türlü otlar bitenler/ne söylerler ne bir haber
verirler"
Çok eski yana yatmış kabir taşlarında yosunlar.
Genç yaşında ölen amcam, dedelerim, Çorçukda.
Son yıllarda kaybettiğim halam, teyzem, amcazadelerim, yine kötü hastalığın ya da kazaların götürdüğü genç kuzenlerim.
Seli de babaannem.
Saman sarısı başak köklerinin durduğu ıssız bir yamaçta hiç konuşmadılar.
Yaşlı babamla başlarında durduk, dualar okuduk.
Çemişgezek feribotunun durduğu mavi sulara bakarak İngüzekden
ayrılırken, her köyde bir akrabanın olduğunu belgelercesine Alpavut.
Yine taziye için toplanmışlar.
Kaybedilen hanım, uzak da olsa akrabam, erkekler kendi evinde yasına oturmuşlar.
Kadınlar eltisinin evinde.
Annesi hayatta.
Ağzını bıçak açmıyor.
Yaşarken evlat kaybetmenin acısını anlatıyor etrafa.
İstanbulda yok işte, taziye toplantısı.
Herkesin çok fazla işi gücü var, insanlar uğrayıp birkaç dakika, başın sağ olsun deyip ayrılmakta.
Hastalar, ölüler, kabirler yaşamla bağlarımızı kopartıyor üç gün boyunca.
Kuzenim Seval, neyse ki biraz hayata dönmemi sağlıyor.
Yeni evi Bızmişen dağının tepesinde.
İnsanlar artık dağa kaçıyor.
Ovadaki deprem tehlikesinden mi, sert kayalı dağların üzerinde devasa lüks siteler.
İnsan üzülmüyor değil.
Teknoloji yoksa bu güzel dağlarımızı da mı yok edecek.
Gelecek nesiller, şehir peyzajına ait bu güzel dağları bir daha göremeyecekler mi
Bu düşüncelerle, şehrin gecenin ışıkları içindeki manzarasına hâkim
Sevalin balkonunda hamakta hüzünle sallanırken, dağın havası bir şifa
terapisi gibi geliyor.
Eski medeniyetlerde de kralların boşuna dağda saray yaptırmadıklarını anımsıyorum.
Karşıda Harput, ışıklar içerisinde yüzüyor.
Derken gecenin içinde yanık bir Kürtçe türkü bütün şehrin üzerine çıkıp, her yere hâkim oluyor.
Yanımdakilere soruyorum, nedir yine mi bir ölü var.
Yok diyorlar, aşağıda Beritanlılar var, onlar düğün yapıyor.
İyi de çok acıklı bir türkü, sözlerini anlamasam da ezgi insanı ağlatan cinsten.
Hemen cep telefonunu açıp, İstanbuldaki eşime ve çocuklarıma dinlettiriyorum türküyü.
Nefis bir ses ve müzik.
Derken bir kaval sesi başlıyor.
Bu sefer bir delal dinliyoruz.
Delal, aşk türküsü.
Aşiretin genç kızları ve delikanlıları birbirlerine âşık oldukları zaman söylüyorlarmış.
Yine de çok oynak, çok neşeli değildi, doğunun renkleri ile öylesine bezeli idi ki.
Beritan aşireti aslında göçebe bir aşiret.
Güney doğunun her kesiminde köyleri bulunmakta.
Elazığda da köyleri var.
Düğün yaptıkları yeri ertesi gün gösteriyorlar, devlet yer vermiş,
şehrin merkezinde, evleri lüks siteler gibi olmasa da, yine de düzgün.
Özgün yaşamlarını korumaktalar, koyun ticareti yapmaktalar.
Evlerinin önünde yığılı tezek ile hâlâ yakacak olarak kullandıklarını belgeleyip, doğal hayatı korumak için çaba vermekteler.
Göçebeliğe devam etseler de okuyan gençleri de artmakta son yıllarda.
Fakat o göçebe kültürünün efsunu ayrı.
Güzel yaylalarda, otlaklarda, sulu yerlerde hayvanlarını beslemeleri,
belki zor ama onlar tamamen yerleşik hayata döndüklerinde bu özgün
kültür de tamamen yok olup gidecek.
Yüzyıllık gelenekler yitecek, ne yaylaların otlarının kokusunun geldiği peynirler kalacak, ne çadırlara serdikleri keçeler.
Bakıyorum küçük bir kız çocuğu gayet mutlu pahalı oyuncakları olmasa da naylon bebeği ile oynamakta.
İsmin ne senin diyorum.
Havin, diyor.
Yanımdakiler, havin yaz demek, diyorlar.
Yazın yaylaya çıkmaktalar.
Yaz, bereket, bolluk, güneş, hayat, rızık.
Yaşam ve ölüm.
Ne kadar iç içeler böyle.
Türkülerimizde, düğünlerimizde bile ölümün ezgisi.
Çocuklarımızın isminde yaşamın pırıltısı.
Birbirlerine serenadlar sunan iki sevgili.
Hayat ve ölüm.