Bende gençlere tavsiye verebilirim gibi geliyor

Abone Ol

Gerçekten güzeldi eskiler. “Buda taktı eskiye” demeyin. Yeninin şizofreni halini beğenmemin mümkünü yok. İçi boş, güdülebilir, kuralları hep başkası tarafından konmuş, sınırlarını kimin çizdiği belli olmayan daraltılmış, paçası klasik katlanmış elbiseler; fikirden yoksun, hayalden uzak, samimiyete duraksız, vefasızlığa ivazsız bu zamanların akıbetinden korkuyorum. Evet korkuyorum.

Gençler artık her akşam aynı gündemle toplanmaya başlamış.”gündemsizlik!” bir an bir sessizlik olsa herkese sarılıyor yine telefonlara. Gündem çıkarmak için zorluyorlar oradan. Fikirlerinin zayi olduğunun farkına bir varabilseler “zayi ilanı” vermeyi akıl edebilecekler belki. Ama sistem bu. Böyle seviyor. İzin vermiyor, bir an seni kendi başına bırakmıyor, tek başınayken seni sosyalleştiğine ikna ediyor, kendine ait cümle kurmaktan yoksunluğunu süslü kelimelerle absorbe ediyor, seni yalanla tanıştırıyor, ona nasıl inanacağını öğretiyor ve tüm bunların “cool” olduğunu pazarlamaktan da çekinmiyor. Düşmanı ve silahlarını tanımak lazım. Ne ile mücadele edeceğini bilemezsen nasıl mücadele edebilirsin Yanlış mıyım Düşünmeden cevap verme ne olur

Sistem elbette genci hedef alacak. Bu normal. “Yarın” inşa etmek diye bir derdi olan herkesin yapması gereken bu zaten. Bir şekilde gençken onu oyalamalı, orta yaşa geldiğinde büyük bir boşlukla buluşturmalı, ilerleyen yaşlarında da eski hallerine ve kaybettiklerine pişmanlıklar biriktirmesini sağlamalıdır. Evet. Doğru okudunuz. Gençken “daha genç”, yaş biraz ilerleyince “bizden geçti”, finale doğru ise “keşkeler manzumesi”dir hayat. Hemfikir miyiz Güzel.

Dünlerde kitap okumakla bugünlerde kitap taramak arasında ciddi farklılıklar görüyorum. En basitinden popülerin okunmak zorunda olmadığı bir zamandan geliyorum ben. Kapağına göre, arka kapak yazısına göre, dikkat çekebildiğince kabul gören kitapların olduğu zamandan. Paragraflarını ezberlemediğimiz, güzel cümlelerini pazara çıkarmadığımız zamanlar. Kendi cümlesini kuranların ciddiye alındığı, başkasının cümleleriyle ortada gezinenlerin palyaço sayıldığı zamanlar. Yaa. Hadi canım demeden hatırlatayım. Ben cep telefonlarının olmadığı, TRT’nin gece İstiklal Marşı’yla kapandığı zamanlar yani. Yani senin arşiv olarak baktığın, hikaye saydığın, “hadi canım”larlı cümleler kurduğun zamanlar. Neyse. Çok takılmayalım buralara. Ayrıntıda boğmayalım kendimizi. O zamanlarda okuduğumuz kitaplarda beğendiğimiz yerlerin altını çizmezdik. Tekrar tekrar okurduk mesela. Ötesine geçmez, sayfanın kenarını kıvırır ve beğendiğimiz kelimeleri gözümüzde canlandırmaya çalışırdık. Düşünürdük üzerine, eklerdik, çıkarırdık. Kitabın popüler olup olmaması umurumuzda olmazdı. O zamanlar okuduğumuz kitapların kabzımallığını yaparak kâr edebileceğimiz toptancı pazarları yoktu. Dur şimdi burada. Dön bir önceki cümleye ve tekrar oku. “Ne demek istedi şimdi bu adam ” yorma kendini. Sosyal medyadan bahsediyorum işte. Hasılı okuduğunla aranda bir bağ kurardın böylece. Bilinçaltında okuduklarının tornadan geçmesine izin verirdin. Orada kendine ait tarlan vardı. Fikirler orada yetişirdi. Yerliydi. Kitap özneydi.  Elinde görüldüğünde “vayy” denilen, kafede masanın üzerine kapağı gelecek ve başkası görecek şekilde konan, yazarıyla yazışma, söyleşmeye odaklı, alıntı yapmanın senin sosyal sınıfını belirlediği kitaplar gibi değildi. Tümleçleşmemişti. Vallahi. Tamam mıyız bu mevzuda da. Tamam o zaman.

Yazılarımı yazarken fazla ironi yaptığımı, sorunsal takıntılarımın olduğunu, alternatif sunmaktan hoşlanmadığımı düşünenlerin sayısı var epey. Çözüm söylemiyormuşum. Haklı olabilirler. Belki çözümün somut bir şey olmadığını düşünüyorumdur. Mütevaziliğimden olmadığı kesin. Fakat her şeyi bilen “abi”lerden de değilim. Şimdi buraya madde madde tavsiyeler yazabilirim mesela. Şunu yapın, bunu yapın, buna dokunmayın, şunun yanına bile yaklaşmayın. 3 beyazdan, at pazarından, uyuşturucudan ve kötü alışkanlıklardan, alkışı seven, RT için yaşayanlardan, şuracığa yazı yazan, burada fikrini pazarlayanlardan, Panama sınırından, Çin’in karasularından, oltasının kancasına tanıdık sözleri yem diye takanlardan, omurgası dijitalleşmiş siyasetçilerden, ekran rengini kısanlardan, gereksiz kısaltmalar kullananlardan, parmakla “bunu sevin, yeni trend… cicı olmak” diye gösterenlerden, “ümmet coğrafyası kan görse de mürekkep olarak kullansam”cılardan, kardeşinin en fazla tok ölmesine yardımı dokunanlardan, üzerinde “ilmihal kitabı” yazmamasına rağmen kitaplarında ictihad kokuları yayılanlardan uzak durun diyebilirim mesela. Ama demeyeceğim. (dedim bile farkındayım) Sorunların çözümü için bir şey söylemediğim doğru değil. Ne yapılması gerektiğini söyleyenlerin sayısı yeterince fazla. Ayağımıza dolananlardan kurtulmak daha elzem. Bana göre yani… olmadı akşam çay içerken konuşuruz bunları detaylıca. Sen de beni haklı bulduğunu, ama fikren aç olduğunu ve benim bu konuda sana yardımcı olmadığımı, kurtlar sofrasına itelediğimi falan söyleyerek kendini savunabilirsin. “Ben popüler değilim ama. Bana ait sözleri paylaşmak prim yaptırmaz sana.” falan derim ben de. Şakayla geçiyor ömrümüz işte. İlahi Cihan ve adını hatırlayamadığım arkadaşları… bak neler yazdırdınız bana durduk yere. Neyse…

Genç misin ! Sen kıymetlisin. Sana değer biçtiğini söyleyenler aslında kendine değer biçiyor. Ezdirme kendini. Fikrin senin en kıymetli hazinen. Sorgulayan yanın senin en güçlü kalkanın. Aksini söyleyen haindir.  Ezberlerin ve başkasının kalıplarında aldığın şekil senin kronik astımın. Senin sırtında büyüyen asalaklar var. Kendi ellerinle büyüttüğün. Kurtul onlardan. Kendini bul. Hazineyi!

İsmet Özel o zaman da anlamlı olacak. Telaş yok!

Kalbinin sahibine emanet ol…

Eyvallah!!!