Bence düşünebilirsin…

Abone Ol

Aynı dili konuşmamıza rağmen anlaşmakta zorlandığımız bir dönemdeyiz. Aynı duyguları hissetmiyoruz demek ki… Duygularımızla değil de bize dayatılan reflekslerle hareket ediyoruz artık. Çatışma seviyor, kaostan haz alıyoruz. İşin kötüsü, anlaşmak istemiyoruz! Tartışma seviyoruz artık. Geri dönülmez bir yol mu bu?

Bir yanlışı düzeltebilmek için yanlışın farkına varmak ilk adımdır. Nedenlerimizi ve sebeplerimizi iyice tarttıktan sonra ve tabii ki düşündükten sonra yanlışların düzelmesi kolay. Tüm dünyayı değiştirmek kolay da, düşünmek zor zanaat!

Kendimizi kandırmayı seviyor, yetmez gibi etrafımızdakileri de yanlış kaynaklarla kandırmayı görev sayıyoruz. Kimsenin düşünmesini istemeyen bir otorite var tepemizde. Ülkemize gelen giden yabancıların derdi ne? Amerikan genelkurmayı ile neden İncirlik’te görüşüyoruz? Evet diyenler insan da, hayır diyenler hain mi? Bize demokrasi gereği tercih yaptırmak zorunda kalanlar, tercihlerimizi niye tasnifler? Bizi tarihi dizilerle oyalayanlar, anlattıkları kahramanlara neden benzemeye çalışmazlar? Dünyada neler oluyor? Bu dünyayı yaşanmaz yapan, görebildiği tek renk kan kırmızısı olan vahşilere neden ders verilmez? Dost, kardeş bu kadar uzak tutulurken düşman neden bu kadar içimize sokulur?

Sorulması gereken soru çok. Otorite sevici saray soytarılığından hallice kanaat önderlerinin soru sorduğuna rastladınız mı hiç? Onlar sizin düşünme yetinizi devre dışı bırakıp hazır cevapları satarlar itina ile. Ortada soru olmadığı için düşünecek mesele de yoktur. Hareket etmek için talimata ihtiyacımız var artık. Bizi robottan ayıran şey ne o zaman?

İnanç!.. Bizi üstün kılacak, harekete geçirecek merkez noktası. Neye inandığını iyi bilecek insan. Üstünlüğün göreceli bir kavram olmadığını kavrayacak. Hareket kabiliyetimizi tekrar kuşanmamız elzem. Hareketten kastım tuşlar üzerinde parmakların hareketi değil. Sanal ortamlarda verdiğimiz mücadele, yağmur duasına çıkan ahalinin durumuna benziyor. Herkes başı önünde, imam nereye doğru gidiyorsa takip ediyor. Dua edecek. Yağmur yağar mı yağmaz mı düşünmüyor. Duanın işe yarayacağından da emin değil. Nereden mi biliyorum? Kimse şemsiye almıyor yanına çünkü! Şemsiye resmi paylaşmakla edinemezsiniz bu inancı. Yağmur duası caps’ini beğenmekle duaya amin denilmez. “Amin” inancın kalbe dokunmasıdır. Bir tuşla dünyanın diğer tarafını görüyor olman o yolu yürüdüğün anlamına gelmez. Kendini bilmeli, imkânlarını yoklamalı ve inanıyorsan inancının seni harekete geçirmesine izin vermelisin. Kendini küçümseme… ve yapabileceklerini…

Anlatayım…

Kudüs’ün fethi için ordu toplanmaya başlar. Herkes elinde avucunda ne varsa destek olmaya çalışmaktadır. Fakir bir marangoz dertlidir. Elde yok, avuçta yok. Kara kara düşünürken aklına bir fikir gelir. Kudüs fethedilince Selahaddin’in hutbe için çıkması gerekecek bir minber ihtiyacı hasıl olacaktır. O minberi yapmaya karar verir. Elinden o gelmektedir. Kudüs’ün alınacağından o kadar emindir. Marangoz işe başladığında söylentiler dolaşmaya başlar. Kimi ordunun yola çıktığını söyler. Bir başkası Kudüs kapılarına dayanıldığını, bir diğeri ise Kudüs’ün alındığını, hatta ve hatta Selahaddin’in ilk hutbesi için çıkacağı minberin yerini aldığını söylerler. Askerler öyle motive olur ki, bu söylentilerle inançları tazelenir. Kendilerinden emin girerler Kudüs’e. Selahaddin, o minberin üzerine çıkar ve okur ilk hutbeyi. Gözyaşları sel olur. Yıllar sonra haçlılar Kudüs’ü geri aldıklarında ilk yaptıkları iş o minberi yakmaktır. Bir marangozun yaktığı ateş neler yapmıştır. İnanç!

Geçtiğimiz cuma akşamı televizyonu karıştırırken TRT’de “Kurtlar Vadisi Filistin” filmine rastladım. Hançer saplandı sanki bağrıma. Zira birkaç gündür Kudüs’te ezanın yasaklanması ile alakalı kahredici haberler okuyoruz. Mütemadiyen Gazze bombalanıyor. Çocuklarımız sapan yapmayı bilmiyorlar, biz de unuttuk diye seyirci kalıyoruz hepsine. TRT’nin bir tesadüfe imza attığını söyleyenin kalbini kırarım. 2003’te Amerikan askerleri Irak’a girdiği akşam da “Er Ryan’ı Kurtarmak” diye Amerikan askerlerinin kahramanlığını anlatan bir film koymuşlardı. Bizim duygularımızı niye bastırıyorsunuz, niye köreltiyorsunuz öfkemizi?!. Sokaklar sessiz. Yazılan yazıların arasına slogan sıkıştırmak ses halini almıyor. Hem bilmiyor musunuz ki yazılanları imha etmek mümkün. Ama hiçbir sesi yok edemezsiniz! Gökyüzünde toplanıyor çünkü o sesler. Kaybolmuyor. Gökyüzünde mazlumların sesinden başka ses yok! Kahır var, acı var, ah var ama kardeşin sesi yok. Öfkenin sesi yok. Desteğin sesi yok. Ölenin arkasından çıkarabildiğimiz tek ses birkaç tuş sesi. O ses telefondan da çıkmıyor.

Tekrar sapan yapmaya başladım evde. Çocuklarıma da öğretiyorum nasıl yapılacağını. Düşünmek kadar elzem bugünlerde çünkü. Kentsel dönüşüm yapılan mahallerin birinden de taş toplayacağım. Sonra götürüp birazını TRT’nin önüne, kalanını da Dışişleri Bakanlığı’nın önüne bırakacağım. Sağ elimi kaldırıp orada haykıracağım “Kahrolsun, kahrolması gereken ne varsa!” İsmet Özel telif davası açmazsa tasa yok.

Tek olmamı, yalnızlığı, yarınımı, hayallerimi, hedeflerimi, kirayı, faturaları umursamayacağım. Kaygı taşımayacağım. Bilgisayar başından kalkmış olmanın, gökyüzüne bir ses asmış olmanın rahatlığını yaşayacağım. Düşünebildiğim ve neye inandığımı hatırladığım için mutlu olacağım. Beğenmediklerimi yüksek sesle söylemenin yollarını bulacağım.

Her gün yağmur duasına çıkıyormuşuz gibi şemsiyemi elimden eksik etmeyeceğim!

Siz de bir düşünün bu meseleyi. Belki hoşunuza gider…

O güne dek;

Kalbinizin sahibine emanet olun…

Eyvallah!!!