Dağa ya eşkıya çıkar, Ya da evliya. Yahut dağ sevdalıları.
Yeryüzünün tek temiz yeri kalabildiğinden bir kaçış yeridir
dağ.
Kara siyasadan, insanların ikiyüzlülüğünden, arsızlıktan
kaçıp sığınılacak dosttur.
Bülent Arınç, katıldığı bir televizyon programında BDP’li
bir kadın vekile çok kızdığını hatta beddua ettiğini fakat bu vekilin
Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadıklarını öğrendikten sonra ona kızmaktan
vazgeçtiğini anlattı. Arınç, “17 yaşında genç bir kız iken Diyarbakır
Cezaevi’nde o kadar ahlâksızca işkenceye maruz kalmış ki, o kadar kendisini
zorlamışlar ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım” diye konuştu.
Bakışlar Gültan Kışanak’a çevriliyor.
Ne ki o, başından geçenlerden söz etmeyi sevmiyor.
Hürriyet gazetesinden A. Hakan sorduğunda, belki de bir
kısmını kendisine saklayıp:
“Size sadece şu kadarını anlatayım. Cezaevi Müdürü Binbaşı
Esat Oktay Yıldıran vardı. Bir gün bizim kadınlar koğuşuna girdi. Herkes ayağa
kalktı, ben kalkmadım. Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye beni köpeği
Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği, pislik içinde,
küçücük bir kulübeydi bu… Tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor
olduğu o kulübede bana her gün dayak attılar. Her gün işkence yaptılar”.
Gültan Kışanak,12 Eylül darbesinde tutuklanır. Diyarbakır
Cezaevi’ne 1980’de girer, 1982’de çıkar. Cezaevine ilk girdiğinde “Kadınlar
Koğuşu”nda 30 kadın vardır, çıktığında sayı 80’e ulaşmıştır.
Yolları Diyarbakır Cezaevi’nden geçen kadınlar sustu, ancak
erkeklerin yaşadığı işkencelerden haberdar olduk.
Cezaevi bir cehennemdi.
34 mahkûm canına kıydı.
Kendilerini asarak, yakarak ya da açlık grevinde can
verdiler.
Kimini de öldürüp, ailelerine intihar etti diye bandajlar
içinde paketleyip teslim ettiler.
Cezaevi müdürü, işkencelerin mimarı Binbaşı Esat Oktay
Yıldıran ise 1988 de bir belediye otobüsünde öldürüldü.
Keşke o çocuk yaştaki gençleri işkencelerle böyle hayattan
yıldıracağına; insanca, bir baba gibi konuşsa, anlatsa, eğitse idi.
O işkenceler olmasaydı belki de bugün bu kadar şehit
askerimiz olmayacaktı.
Belki de silahlar susacaktı.
Kışanak’la aynı dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde kalan
tutuklulardan Rahime Kesici, orada yaşananları Taraf gazetesinden Bahar
Kılıçgedik’e anlattı:
“Türkçe bilmeyen Düriye Ana’ya İstiklâl Marşı öğretemediğim
için lağıma atıldık” dedi. 1982 yılında 19 yaşındayken Diyarbakır Cezaevi’nde
kalan, konuşurken gözleri dolan Kesici, “Her şeye rağmen ben onları
affediyorum. Yeter ki bizim yaşadıklarımızı çocuklarımız yaşamasın” diye
konuşuyor.
“Kadınlar koğuşunun karşısındaki koğuşta yabancı bir
vatandaş kalıyordu… Gardiyanların döverek ‘aç ağzını aç ağzını’ deyip fare
yedirmeye çalıştıklarını gördüm.
Bir ana gelmişti, Kürtçe dışında bir dil bilmiyordu. Bana
sabaha kadar bu anaya Türkçe İstiklâl Marşı’nın 10 kıtasını, Gençliğe Hitabe’yi
ezberletmem istendi. Ananın adı Düriye idi. Buna imkân yoktu, sabah geldiler.
Anne tek kelime öğrenememişti. Öğretemediğim için hem beni hem anayı aldılar ve
bir odaya götürdüler. Burası kanalizasyon suyunun geçtiği b…. odaydı. Akşama
kadar o odada bekletildik. Eşim o zaman okul arkadaşımdı. Onu da kızgın sacın
üstüne oturtmuşlar. Bağırmak yasak. Sandalyede oturur gibi kımıldamadan kızgın
sacın üstünde oturtuyorlar. Burnunu silmek yasak. Komutana ‘Burnumu silebilir
miyim’ diyorsun, o sana ‘ye’ diyor.
Üç ay boyunca kimlik tespitimiz sürdü. Mahkemelere
panzerlerle ellerimiz kollarımız zincirlenerek gidiyorduk. Benim her yanım
mosmordu. Tahliye oldum 23 gün sonra bırakıldım. Hemen tahliye etmemelerinin
nedeni vücudumdaki morlukların gözükmesiydi. Tahliye olduğumda vücudum mor
değil ama yemyeşildi.”
“Gece yarısı birden kapı açılırdı. İçeri Esat Oktay girerdi.
Leş gibi de kokardı. İçki mi içiyordu, hap mı kullanıyordu bilmiyorum. Bizi
boynumuzdan tutar, duvara yaslardı. Ensemizde soluğunu hissederdik. ‘Siz vatan
hainisiniz’ diye başlardı lafa. Cezaevi personeli koridora su döküyordu, sonra
da kurutun diyordu. Nasıl kurutuyorduk Yerde sürünün komutu ile... Cezaevi
personelinin hepsi erkekti. Kadınlardan sorumlu gardiyana ‘Horoz’ bize de
‘Tavuk’ diyorlardı. O gardiyanı görsem hâlâ tanırım. Ama ben onu da affetmek
istiyorum.”
Haklısınız çocuklar.
17’lik, 19’luk kızlar; çok haklısınız.
Yaşadıklarınız insanlık dışı işkenceler.
Bunları yaşayanlar o tiksintiyle elbet dağa çıkar.
Ama sizlerin çektiği acıları şimdi asker anaları çekmekte.
Sizin işkenceleri çektiğiniz yaştaki 19’luk, 20’lik fidanlar
vuruluyor.
Aileler kahroluyor.
Susturun şu kahrolasıca silahları.
Kimseler ölmesin, işkence çekmesin.
İnsanca bir barışa, kardeşçe yaşamaya ne kadar hasret
kaldık.