“Ben Bir Türküm, Dinim Cinsim Uludur’’ Demeçler Şerh Edilirken Yazılır

Abone Ol

Okuduğu ve fakat eksik anladığı bir Cemil Meriç kitabının etkisiyle yaptığı konuşması sosyal medyaya düşen ve Sayın Bahçeli’ye “Ekmekleri askıya çıkarın” yol göstermesine benzeyen demeçlerle AKP’nin röntgenini okumalarına fırsat veren ünlü yardımcılardan Mahir Ünal’ın, özenle ve özellikle hazırlanmış bir paylaşımı düştü yine gündeme.

“Milli Mücadelemizin neferlerinden biri olarak Kahramanmaraş’ımızın kurtuluşu için reisliğini yaptığı 140 kişilik kuvvetle katılan, Müslümanlık ve Türklük onurunu yere düşürmeyen dedem Ali Hafızoğlu Mehmet Ünal’ı, vefatının 81. Sene-i devriyesinde rahmet ve minnetle yad ediyorum.”

Elbette ilk değil, AKP ünlülerinin, milletimizle mayhoşlaşan hallere düştüklerinde, titreyip kendilerine gelerek dedelerine sarılmaları. İlk Sayın Süleyman Soylu ile başlamıştı bu savunma şekli; Sayın İsmail Kahraman’la yarı resmilik kazanmıştı; Mahir Ünal yalnızlığında devam ediyor. Sonrası nasıl gelir, hangi anılar dökülür hafızalardan, bilmek zor. Lakin tefrikaların devam edeceği kesin.

Gazi dedesini yad etme, anma alışkanlığı varsa, mesela 79.uncu, 80.inci anmalarını nerede,nasıl yapmıştı sorusunu canlı tutmadan şöyle soralım:

Mahir Ünal, gazi dedesini bu kadar teferruatlı yazmasa da bir cümle ile “Milli Mücadele gazisi dedemi 81. sene-i devriyesinde rahmet ve minnetle yad ediyorum” deseydi, olmaz mıydı? Hayır! Çünkü yeni bir tanıtıma ihtiyacı vardı. Tıpkı böyle bir gelenek oluşturan diğer AKP ünlüleri gibi.

Dede “Nefer” fakat aynı zamanda “Reis”. Yardımcı yönetici olmam tesadüf değil, gen hesabına dayanmaktadır iddiası başka nasıl dillendirilecekti?

Şiddetle itiraz edeceğimiz Mahir Ünal cümlesinin biri de şu: “Müslümanlık ve Türklük onurunu yere düşürmeyen...”

AKP ünlüsü Mahir Ünal’a bu noktada tavsiyemiz şudur: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” diye başlayan İstiklal Marşı’mızın on kıtasını bir daha okuyarak “Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;” emrine canla başla katılmış atalarımızdan biri olan dedenizi yad ederken, hayali bile akıllara ziyan bir ihtimali çıkarın, atın bünyenizden, düşünce dünyanızdan.

AKP’deki “Dede” ile övünme ve kılık kıyafet düzeltme geleneğinin Sayın Soylu ile başladığını yazmıştık; o geçmişi hatırlayalım.

İstifalarıyla da gündem olmuş Sayın Soylu’nun 2020 Nisan istifası günlerinde, araştırmacı gazetecilerden Muharrem Sarıkaya, aynen şöyle yazmıştı:
“Bilmedikleri ise Soylu’nun kimliği.

Soylu, yakın geçmişte 2018 Şubat’ında da istifa kararını almış, o dönemde de yine kendisini seven, destekleyen yakın çevresinin ricasıyla kararından vazgeçmişti.

Bu duruşu aslında genetik, çünkü ninesi ve dedesinden geliyor.” (Habertürk – 13.04.2020 – ‘Onur istifasını’ tedavüle soktu – Muharrem Sarıkaya)

Genetik biliminden de anlayan araştırmacı gazeteci Muharrem Sarıkaya, Hamidiye Zırhlısı erat listesine ulaşmış olmalı ki, “Hamidiye Zırhlısı’nda askerliğini yapan” diye anlatıyor Sayın Soylu’nun dedesini.
Sayın İsmail Kahraman’ın, şehri Rize’nin fethinin 561’inci yılı kutlama programında yaptığı konuşmasına tepkileri cevaplayan ve bu cevabı dolayısıyla varlığı öğrenilen “ TBMM 27. Başkanlık Ofisi Basın Müşavirliği”nin açıklamasında da “Dede” özel bir yerdedir. Sıra onda.

Şehirlerin kurtuluş yıldönümlerinin kutlanmasına kesinlikle karşı olduğunu “Esaretten, tutsaklıktan kurtulduk” diye bayram yapılmaz gerekçesiyle beyan eden Sayın İsmail Kahraman’ın konuşmasına katılmayanları ve itiraz edenleri, azar tonuyla “Karalamak veya yanlış tanıtmak” kategorisinde değerlendiren resmi kurum Basın Müşavirliği, “Yurdumuzu işgal eden ve dört sene topraklarımızda kalan müstevliler”den de bahsettiği açıklamasını, bir güzelleme ile bitirmiştir.

İstiklal Marşı’mızda ‘’Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda’’ mısraıyla anlatılan ülke bizim vatanımızdır. Milletimiz de ya bir gazi ve şehid çocuğu yahut torunudur gerçeğine inananlar, o şühedanın çok kurşun sıktığını da muhakkak biliyorlardır.

“Sayın Kahraman’ın dedesi Yemen’de, dayısı Sarıkamış’ta şehid olmuştur. Bayrağımızdaki kırmızı renkte payı olan bir aileden gelmiş, ömrü manevi ve milli değerlere hizmet ve bağlılıkla geçmiş bir zatı karalamak veya yanlış tanıtmak vicdanları yaralar, yürekleri kanatır.”
Bu yazının devamı borcumuz olsun!

84’üncü ANMA GÜNÜNDE ANILARDA, ATATÜRK’Ü ANLATMAK

Mareşal Çakmak’ın takip, rica ve ısrarları ve Atatürk’ün tasvibi ile bütçelere bu işler için sekiz milyon lira ayrıca tahsisat konmaya başlanmıştı.

Fakat ordu bir yandan Ağrı harekâtını yaparken, öte yandan dünyadaki iktisadî buhran da gelip yurdumuza da çatmıştı.

İsmet Paşa kabinesi bir gecede aldığı bir karar ve Meclis’ten geçirdiği bir kanunla bütün maaşlardan yüzde yirmi nisbetinde Buhran ve Muvazene vergileri kestirmişti. Zaten çok az maaşlı olan küçük memurlar ve subaylar geçinemez hale gelmişlerdi. Yurdun her tarafından Mareşal’a acıklı şikâyet mektupları ve ağır mânalı hediyeler yollanıyordu.

Mareşal da olan biten işlerden ve idaresizliklerden, kendisine karşı takınılan tavırlardan derin eza duyuyor, fakat bunları belli etmemeğe çalışarak sineye çekiyordu. İşte bu sıralarda her yıl onun emrine ve orduya verilmekte olan silâhlanma tahsisatı da birden kesilmiş ve bütçeden kaldırılmıştı.

Kendine yapılanları sineye çeken, fakat millet ve memlekete ait meselelerde müsamahalı olmayan Mareşal, Başvekâlete müracaat etti. Memleket müdafaasına ait olan bu tahsisatın kaldırılmasını doğru bulmadığını ve hattâ bu yüzden yurdumuza bir felâket gelirse mesuliyet kabul etmeyeceğini bildirdi.
Zamanın Başvekili bunu da pek ciddiye almadı ve mühim saymadı. Bu tezkereye Dışişleri Bakanlığı ağzıyla bir cevap verildi ve yakında bir harp ihtimali olmadığı için Mareşal’ın müsterih olması söylendi.
Bu hareket merhum Çakmak’ın mânevî şahsiyetine vurulmuş bir darbe tesiri yaptı. Memleketin iktidar siyaseti ellerinde bulunanların, şartlar ne olursa olsun memleket müdafaasına karşı gösterdikleri bu hafifliği hazmedemedi ve Çankaya’daki evine çekildi. Üç hafta süren bu protesto esnasında Atatürk bile ancak üçüncü günü onu ziyaret ederek görüşebildi.

Kimseyi kabul etmiyor ve kimse ile görüşmüyordu. Bittabi zamanın Başvekili İsmet Paşa da yanına yaklaşamıyordu.

Yine onu en iyi anlayan ve takdir eden Atatürk, yakından ve candan alâkadar oldu. Millet ve memleketin hayat, refah ve istikbalinden başka bir düşüncesi olmayan Mareşal’ı teselli ve tatmin etmek için elinden geleni yaptı. Ordunun silâhlanması ve teçhizatı ile bizzat alâkadar olacağını temin etti.

Mareşal de pek sevdiği ve takdir ettiği, bilhassa ölümünden sonra da iktidardakilerin unutturmaya ve yermeye çalıştıkları Atatürk’ün hatırı ve memleketin menfaati için iş başına dönmeyi kabul etti.

Uzun yıllar Cumhuriyet ordularının başında bir (İlim ve iman ahlâk ve nizam) örneği olarak yaşayan Mareşal’ın hayatında zamanın politikacıları yüzünden geçirilmiş birçok elemler ve ızdıraplar vardı. Mareşal bunları ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, etrafındakilere ve pek yakınlarına münasebet düştükçe söyler ve hayatında şahsına karşı daima ciddiyet ve vakarla muamele ettiği, hiçbir zaman karşısında küçülmediği

Atatürk’ün hakkındaki güzel duygu ve düşüncelerini, hatıralarını anlatırdı.
Sakarya’nın olduğu gibi ve ondan çok Afyon taarruzunun harekâtı harbiye lâyihalarını ve plânlarını hazırlamış olan ve daima geride sessiz ve mütevazı kalan Mareşal’ı ve onun bir ahlâk âbidesi olan şahika şahsiyetini Sayın İnönü takdir edemedi ve sevemedi. (Çakmak Dergisinden alınmıştır.)

MERHAMET!

Atatürk’ün eski silâh arkadaşlarından Cevat Abbas ölmüştü. Yaver bu acı haberi, o zamanki Cumhurbaşkanına en münasip dakikada, en yumuşak kelimelerle arzetti:
– Zat-ı devletinize, üzülecek bir haber vermeğe mecburum paşam... Allah size ömür versin, Cevat Abbas vefat etti!
İsmet Paşa, kupkuru gözlerle bakarak kupkuru bir sesle sordu.
– Ay, o hâlâ yaşıyor muydu?!..
Kulak misafiri(Akbaba/1953)

KUR KORUMALI KIR VURMALI

“Haftada ortalama 5 bin uyuşturucu satıcısını veya imalat yapanı gözaltına alıyoruz” diyen Sayın Soylu;
“Uyuşturucu satıcısını bulduğunuz an ayaklarını kırın” talimatını verdiğini de emniyet güçlerine, partisinin bir toplantısında söylemişti; “15 Temmuz öncesi içerdeki 35 bin sayısını şu anda 116 bin kişiye çıkarttık” övünmesini de ihmal etmeden.

İşyerinde veya bir trafik kazasında ayağı kırılmış vatandaşların alçılı sargılarla rahatça dolaşmaları kınamalı bakışlar dolayısıyla engellenebilir böyle bir demeçten sonra, latifesini biz yazmayalım, ama geleceğin tarih yazıcılarının bu günler için “Şehirlerin caddelerindeki ayakları kırık insanlar tarihi eserlerden fazla dikkat çekiyordu” gibi bir ifadede bulunmayacaklarından nasıl emin olacağız?

Sayın Nebati de “Kırmak” fiiliyle konuşan bakanlardandır. Son vecizesini The Economist dergisine yazdırmış. Onun tercihi bel.
“Enflasyon’un belini kırdığımızda, hedeflerimize ulaşmamızda hiçbir engel kalmayacak.”
Türkçesi, beli kırık enflasyonla da yaşamayı öğreneceğiz, demek.
Ümitler kırıksa, demeçler böyle.