Bayram ertesi

Abone Ol

Bir bayramı daha güzel anılarla uğurladık. Kurban olmanın bilincini, bizimle birlikte yeryüzünü paylaşan nazlı hayvanların dili ile terennüm ettik. Arka bahçelerden yükselen ağlamaklı tekbir sesleri arasında hiç sevmediğimiz bıçağın işlevini düşündükçe belki ürperdik. Boynunu büküp bıçağa melül melül bakan hayvanların bize anımsattığı, sonsuz dünya saltanatı değildi hiç. Bir gün bu dünyadan ayrılma sırasının bize de geleceğini canını Canana teslim eden yeryüzü arkadaşlarımız bir güzel anlattı. Onların baldan tatlı canlarını kaybetmeleri ne kadar da hüzünlendirdi hepimizi. İçli yürekler daha fazla dayanamayıp hemen al kanlarını yıkadılar sularla.

Bayramın insan ekseninden hiç sapmayışının simgesi olan fakirlere ulaştırılıyor etler. İnsanlar bir varlığın ölüm acısı ile yoksullara yardım sevincini aynı terazinin kefelerinde birleştiriyorlar. Çoluk çocuk, büyük küçük, dede torun birlikteliği de muhteşem oluyor. Aynı sofranın başında birkaç kuşağın buluşması, yeğenlerin yengelerin, amcaların dayıların hısım akrabanın kaynaşması da bayram sayesinde oluyor. Bu sebeple hayatımızın geçmiş bayram sevinçleri asla unutulmazlar. En şiddetli fırtınalar bile bu neşeleri silip süpüremezler.

Bazan bayramlar hüznü de iyice duyumsatan bir yumağa dönüşürler. İnsanlar sevdiklerinin yokluğunu daha bir hissedip, dalıp dalıp maziye giderler. Bu yüzden mezarlıklar adeta hatıralar sağanağına dönüşür. Hikayeler kabir taşları arasına daha bir kavi yerleşir. Genç bir kadının elinde bez, on beş yıl önce kaybettiği eşinin mezar taşlarını seve okşaya silerken göz pınarlarından yuvarlanan iki damla yaş, hâlâ on beş koca yılın, sevgisini silip süpüremediğini ne çok anlatmaktaydı. Evladının saçlarını okşar gibi toprağına sarılmış annenin sinesinden kopan hıçkırık, herkesi yeterince hırpalıyordu. Fakat yaşlıların bile iki büklüm gelip, anne babalarının başında hâlâ çocukluklarının anıları ile sarhoş olmaları; insanlık sanatının en renkli görüntüleri idi.

Fakat hastahanede olanlar için bayram artık kaf dağının ardında bir zümrüdü Anka kuşu. Bu bayramı İzmir de bir hastahane odasında kayınpederimin başında geçiriyoruz. Bütün koğuşlar hasta dolu. Nöroloji Servisinin felçli hastalarını dolaşıyorum da; meğer insanın bir yudum su içip bir lokma yediği günler insana her gün bayrammış. Yakınları umutla hastalarının gözlerine bakmaktalar. Belki bugün bir kelime konuşabilir. Bir umut, belki dili çözülüp de nasılsın anne ya da iyi misin baba dendiğinde evet iyiyim sözcüğünü duyabilmeyi sabırsızlıkla bekleyen evlatlar için de bayram, bayram libasını çoktan çıkarmıştır. Bütün renkler pembe ve maviliğini kaybedip griye bürünmüştür sadece. Hiç akla gelmeyen hastalıklar, hep başkalarının kapısını çalacağı düşünülen felçler, kalp krizleri, kanserler, işte şimdi birer birer sökün etmiştir. İşin garibi hemen kabullenilmiştir de. İnsanın doğası gereği bıçağa boynunu büken kurban gibi hasta ve yakınlarında da dağ gibi bir tevekkülle hastalığa hemen aşinalık da peyda olmuştur.

İnsanoğlu için çok öncelerden  programlanmış bir hayatın cezbedici sayfaları bir bir tükendiğinde. Sevdikleri ile baş başa bir ömür kuranların hayalleri gerçekleşip de. Sayısız nimetle rızıklandıran Yaradan, kucaklara en güzel çiçeklerden bir evlat buketi bırakıp da. Onların başarı ve mutluluğu ile mest olan ebeveynle; bazan ansızın gelen hastalığa da sabredip, Cananın cilvesi bilip meşakkati. İlle de inanmış aşık bir yüreğin her cevre, Yaradandan geldi deyip de şükredişi yine yaşamın şanlı sahifelerinden. Bakıyorum da, kurbanın bıçağa boyun büküşü gibi koğuştaki hastaların ve yakınlarının hali. Verirse eğer Yaradan şifamızı; yine mutluluk hanemiz olan evimize döneceğiz. Yok eğer kalmamışsa vakit, Cananımıza kavuşup Rabbimize döneceğiz.