Batı uygarlığı olumsuz, bir başka söyleyişle "şeytani" (mephisto) denilebilecek bir insan öreğini temel aldığı için, ben-merkezci (egocentrique) insan anlayışından bir türlü yakasını kurtaramamıştır. Yeniçağlarda bu insan anlayışının felsefi, bilimsel ve edebi temelleri Hümanizma ve Rönesans ta atılacak ve bu doğrultuda gelişimini günümüze kadar sürdürecektir.
Bugünlerde yalan-yanlış bilgi ve yorumlarla medyada tartışılan Reform hareketi ve kapitalizm de, Batı uygarlığının olumsuz insan örneğinin, köken itibariyle Ortadoğulu olan Hıristiyan kült (inanç)ünün, ben-merkezci anlayışın zihin yapısına uyarlanmasından başka bir şey değilken, İslâm dininin de aynı düzenlemenin konusu haline getirme özleminde kendini gösterdiğini söyleyebiliriz. Bunun dışta tezahürü "cartoons" olarak ifade edilen "karikatür" olayında sergilenmektedir. Kaldı ki, bu olayın dışa vurduğu Avrupalı zihniyet yeni değildir, Ortaçağ Avrupasında felsefi-bilimsel eserlerden tutun halk hikâye, masal ve şarkılarına varıncaya kadar, Peygamber Efendimizin, Müslümanların, hâşâ, "şehvet düşkünü", "yalancı", "çıkarcı" vb. niteliklerle anlatıldığı tarihen sabittir. "Cartoons" olayının, Danimarka, Norveç gibi, Müslüman halklar ve ülkelerle tarih boyunca çok az ilişkide bulunan devletlerde ortaya çıkması, açık bir anlam verilemese bile, şaşırtıcı karşılanmamalıdır.
Karikatürün yayımlanmasının başladığı Eylül ayından itibaren çeşitli vesilelerle, yetersiz de olsa, ortaya çıkan tepkiler basın ve ifade özgürlüğü gerekçe gösterilerek savunuldu. Danimarka başbakanı bu özgürlükleri işâret ederek yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Oysa Danimaka ceza kanununda Alman ceza kanununda olduğu gibi, herhagi bir dince kutsal kabul edilen bir değere karşı yaptırımın düzenlenmiş bulunduğu söylenmektedir. Dolayısıyla basın ve ifade özgürlüğünün sınırını belirleyen bir düzenleme sözkonusudur.
Böyle bir düzenleme olmasaydı bile, BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgelerinde basın ve ifade özgürlüğünün kullanım sınırını belirleyen bir anlayışın bulunduğu sonucunu çıkartmak gerekiyordu. O da, bir özgürlüğün kullanımı bir başka özgürlüğü ortadan kaldırmanın gerekçesi olamıyacağını genel anlayışıdır. Danimarka ve arkasından on üç Avrupa ülkesinde, destek maksadıyla karikatürlerin basın ve ifade özgürlüğünü savunma gerekçesiyle yayımlanması açık bir şekilde inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmaya matuf bir sonuç doğurmuştur. Aslında bunun benzer örneğini Türkiye de O. Pamuk un "hakâret" davasında gözlemledik. Pamuk un "hakâret" davası nasıl ifade özgürlüğü kapsamına girdirilemezse, karikatür olayı da, gerçek basın ve ifade özgürlüğünün kullanımıyla bağdaştırılamaz.
Müslüman ülkelerde karikatür olayına gösterilen tepkileri doğru anlayabilmek için, özgürlüklerin doğru kullanımı ölçütüne dikkat etmek zorunluluğu vardır. Hıristiyan kültü (inanışı), Vatikan ve Protestanlık, dolayısıyla bu külte inanan hıristiyanlar, Ortaçağ hıristiyan kültüründen tevarüs edilen anlayışları gereği Peygamberimizin "risaletini" zaten kabul etmezler, edemezler. Bu açık seçik bilinen bir husustur ve Müslümanlar bu durumu elbette bilirler. Fakat kabul etmemek ayrı bir şeydir, yalan, iftira maksadıyla Peygamberimizi, hâşâ, alaya almak, küçük düşürmek ayrı bir şeydir. Kabul ve red iman ile ilgili bir husustur, yalan, iftira gibi tutumlar ise ahlâki davranışla bağlantılıdır, temelde hakikat ile, doğru bilgiyle ilişkilidir. Sonuç olarak karikatür olayı hakikati, doğru bilgiyi çarpıtmadır ve basın ve ifade özgürlüğünün özüne, kapsamına yerleştirilemez. Çünkü basın ve ifade özgürlüğü doğru bilgiyi, asgari ahlâk ölçüsü içinde halka, kamuya aktarmakla yükümlüdür.
Müslümanların gösterdiği tepkinin şiddet derecesi, biçimi, tezâhür tarzı belki tartışılabilir, ama kendiliğinden ortaya konulan tepkilerin yanlış olduğu, haksız olduğu ileri sürülemez. Tepkinin şiddet derecesi, biçimi, tezâhür tarzı, kişi ve kurumların beklentilerine uygun, elverişli görülebilir veya görülemez. Ama bu ikincil bir meseledir, bulunulan veya gözlemlenen yere göre farklılık taşıyabilir. Sözgelimi Müslümanların gösterdiği tepkiyi "provakasyon" olarak nitelendiren birine, bir başkası bizzat bunun "provokasyon" olduğunu söyleyebilir. Ya da Müslümanlar tepki göstermek yerine, Avrupa ve Amerika nın ezici gücünü hesaba katarak "savunma" durumunu tercih etmelidir diyenlere de farklı bir gözle bakarak eleştirme hakkına sahiptirler.
Bütün bunlardan önce, nice bir zamandır sürüp gelen, Müslüman halkların, kendilerine karşı yapılanmış bir düşünce, yönetim ve siyaset çarkında adeta öğütülmeleridir. Oyalanma ve aldatılmalarıdır. Sorumlu tutmak, vebali onların omuzuna yıkmak, işin kolay yoludur. Girân gelen de budur. Vah kader, kaderimiz!