“Bana yar olmayanı kimseye yar etmem” der sokak eşkıyası.
Dünya eşkıyası da aynı sözü tekrarlar dünya siyaset
sokaklarında.
Krallar yaşlanınca, hizmette ağır hareket etmeye başlayınca,
işler sürüncemede kalınca halk harekatı başlatılır.
Halk, İran şahı, Bağdat gaddarı, Mısır zalimi gibi kralları
devirip yerine geçince sürüler halinde güdülecekleri hesap edilirdi.
Batıdaki hesap doğuya uymadı.
Yüz yıllık tecrübe, doğunun en zalim insanının, batının en
medeni gibi yutturulanından daha insaflı olduğu ortaya çıktı.
Örnek mi istersiniz
Buyurun; Saddam zalimi, otuz yılda otuz bin insanı haksız
yere öldürmüştü.
Batının en medeni diye takdim edilen, batılı aydınların,
sofrasında yemek yemek için can attığı Bush oğlu Bush, bir yılda bir buçuk
milyon Müslüman öldürdü.
“Demokrasi” dediler, seçime götürdüler, Cezayir’de yüzde
seksen beş oyla seçimi kazanan Abbas Medeni’ye “Sen de çok medenisin” diyerek
yönetimi teslim etmediler.
Erbakan hocanın Başbakanlıktan nasıl indirildiğini, kimin
emriyle indirildiğini, indirenlerin emir verenlere yaranamadığını, cezalarını
çektiklerini televizyon ekranlarından öğreniyoruz.
Mısır Tahrir meydanında, halkın oylarıyla iktidara gelen
Mursi, yapılan hesaplara uymadığı, İsrail’e tepki olsun diye Gazze’ye gittiği
için yine Tahrir meydanında düşürülme eylemine girildi.
Amerikan ordularına öncülük edip Bağdat’a giren, kendi
dininden olan milyonlarca insanın öldürülmesine, sürülmesine ve sürünmesine
yardım ve yataklık eden Peşmergelere geldi sıra.
Amerika ve yörüngesindekilerin para ve silah desteğiyle
İran’a savaş açan, sekiz yılda iki taraftan bir milyona yakın insanın ölümüne
sebep olan dost ve müttefik saydıkları Saddam’ın nasıl yok edildiğini yedi
milyar gördü.
Kerkük kenarında mevzilenen Peşmerge’yi tankın üzerinde
namaz kılarken gördüm televizyonda.
Maliki ordusundakiler de kesin kılıyorlar.
Atılan her kafir kurşunda ölen, benim kardeşim olacak.
Ölenin cebindeki parayla satın alınmış kafir kurşunu.
29.07.2010 tarihli makalemde: “1994’de Diyarbakır’a
konferans vermek için gittiğimde bir Başçavuş anlatmıştı:
“Cudi dağının eteğinde bir grup teröristi yakaladık.
Onları yaya olarak karakola götürme görevi bana verildi.
Ellerinde kelepçe ve birbirlerine bağlı olarak dağdan
iniyoruz.
Öğle vakti bir yerde konakladık. Kendi yiyeceklerimizden
onlara da verdik.
Ben öğle namazı kıldım.
Yakalananlardan iki tanesi de namaz kılmak istediklerini
söylediler.
Kaçabilmek için bu numarayı yaptıkları aklıma geldi ama
doğru olma ihtimalini de düşünerek kelepçelerini çözdürdüm, iki tane askeri beş
metre uzaklarında elleri tetikte beklemelerini, kaçarlarsa vurmaları emrini
verdim.
Ben uzaktan onları izledim.
İkisi de usulüne uygun abdesti aldılar ve namazlarını da
kıldılar sonra kelepçelerin yanına gidip takılmasını da kolaylaştırdılar”
demişti.
Bizi birbirimize düşüren hainlerle uğraşmak daha kestirme
yoldur.” Demiştim ama hâlâ oyuna gelme oyunu devam ediyor.
İki tarafa da atılan kurşunların parası, iki tarafın
cebinden çıkıyor.
Ölürsek de öldürürsek de o iki türlü kazandığını
zannediyordu.
Hem para kazanmanın hem düşman sayısını azaltmanın hesabını
yaparken iki tarafın da çocukları, çekilen iplerin kimin elinde olduğunu fark
etti.
Re’sül ayn’da anlaşmaya varan PYD ile Ulusal Kurtuluş Örgütü
üyeleri anlaşma yapıldıktan sonra “Allah’ü Ekber” diye bağırdılar.
“En büyük ABDoo, En büyük Apooo, En büyük Atooo” demeyi bıraktığımız
gün özgürleşiriz.
O günlerin de şafağı attı, herkesin rengi görünmeye başladı.