Siyasi partiler arasında ülke yönetimine talip olmak açısından bir mücadelenin olması gayet doğaldır. Ayrıca partilerin olaylara farklı bakmaları, farklı çözümler sunmaları da işin gereğidir. Eğer tüm partiler olaylar karşısında aynı tavrı sergilese, aynı tepkiyi verselerdi bunca partiye hiç gerek kalmazdı. Tüm partilerin aynı tavrı sergilediği bir ortam çok partili görüntü altında tek partili bir sistemden farksız olurdu. Kaldı ki, partiler arasındaki görüş farklılığı bir zenginliktir, öyle olması gerekir. Sorunlara farklı çözümlerin sunulabilmesi farklılıklar içinden en doğrunun bulunmasına zemin hazırlanması demektir. Ne var ki, ülkemizde çok partinin bulunması çoğu zaman farklı görüşlerin ortaya konulduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda rahmetli Erbakan Hocamın yıllar önce dikkat çektiği gibi partiler kendilerini farklı tarif ediyor olsalar da aralarında ciddi bir farkın olmadığı gerçeği bugünde geçerliliğini koruyor.
Bu bakımdan partilerin Batı kaynaklı tarif ve nitelendirmelere göre değil de hak ve batıl çizgisine göre tarifi yapıldığında ortaya iki farklı görüş ve yaklaşım çıkıyor. Küreselleşen dünyada dünün sağ-sol ayrımı da anlamını yitirmiş durumda. Çünkü sağı ve solu ile temel noktalarda partiler ve görüşler birleşmiş durumda. Giderek para, bir diğer ifade ile servet temel değer haline geldi. Böyle olduğu içinde topluma farklı görünmek için farklı şeyler söylemek gerektiğinde ortaya öylesine bir garabet tablosu çıkıyor ki, toplum giderek siyasi partiler ve siyasetten soğuma noktasına geliyor.
Bu noktada bakıldığında arklı görünmek adına özellikle CHP’nin sergilediği tavır kafa karıştırarak bulanık suda balık avlama stratejisine dönüşüyor. CHP sözcüleri yıllardan beri başörtüsünü siyasi simge olarak nitelendirildi. İşin inanç boyutunu ya göremediler ya da görmek istemediler. Belki de başörtüsünden inancın dışa vurumu olarak gündeme gelmesinden rahatsız oldular. Buna karşılık toplumun büyük bir bölümünün inancı gereği başörtüsü kullanması ya da kullananlara karşı saygılı olması sebebiyle bu büyük çoğunluğa ters düşmemek için olayın inanç boyutunu görmek istemeyerek meseleyi siyasi simge olarak takdim ettiler. Sonunda öyle bir noktaya gelindi ki insanların inançlar gereği yaptıkları tüm eylemler siyasi bir simgeye dönüştürülebilecek gibi görünüyor. Başörtüsüne siyasi simge diye bakan ve bu sebeple karşı çıkanlar rahatlıkla cemaat halinde toplu kılınan namazları da siyasi gösteri gibi nitelendirebilirler. Bunun sonucu olarak camilere gerek olmadığında ileri sürerlerse şaşmamak gerekiyor.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu içkiye karşı ayranın milli içki olarak nitelendirilmesinin ayranın da siyasi simge haline getirildiği şeklinde yorumluyor. İnsan bu mantığı anlamakta güçlük çekiyor. Aslında ayran içki değil içecektir. Su gibi, limonata gibi.. İçki deyince insanımızın aklına az ya da çok alkol ihtiva eden şeyler gelir. Bu bakımdan ayran içkinin alternatifi değildir. Başlangıçta Başbakan Erdoğan beklide sürçü lisan ederek ayranı içki olarak nitelendirmiştir ama gelinen noktada Loğoğlu’nun ayranında siyasi simge haline getirildiğini söylemesi olayın fikri platformdan polemik alanına çekilmesinden öte geçmiyor. Ya sezaryenle doğum yerine normal doğumun teşvik edilmesini, anne ve bebeğin sağlığını tehdit eden zorunlu bir durum olmadığı takdirde sezaryenden kaçınılmasının istenmesinin doğumunda siyasi simge haline getirildiği şeklinde yorumlanmasının anlamı olabilir mi .. Herkes biliyor ki, ilk doğumu sezaryenle yapan kadınların doğum oranı baştan sınırlandırılmış oluyor. Yani sezaryenle doğum, doğum kontrolünün bu yolla uygulanması anlamına geliyor. Bu arada sezaryenle doğum annenin sağlığı açısından, doğumun hemen ardından bebeğini emzirmesi bakımından da zorluklar içeriyor.
Daha pek çok örnek vermek mümkün. Sorunlara farklı çözümler üretmek yerine karşı çıkışlarla toplumu meşgul etmek siyaset gibi algılanıyor. Bu da sanıyorum söyleyecek sözü olmayanların başvurduğu bir yol olsa gerek.