Basmakalıp Bir Dünya

Abone Ol

Zygmunt Bauman, “Birçok insan sosyal medyayı birleşmek, ufuklarını daha da genişletmek için değil; tek gördükleri şeyin kendilerinin birer yansıması olduğu, sadece kendi seslerinin yankılarını işittiği rahat bir alan açmak için kullanmaktadır” diyor. Özellikle acı, keder veya toplumsal vicdana dokunan şeylerde sosyal medyada ortaya çıkan şey tam da, Bauman’ın tarifine uyuyor. Aslında yüzyıllardır süren toplumsal “basmakalıplar”ın en acımasızı modern-teknolojik çağda daha da acımasız bir şekilde karşımıza çıkıyor. Özellikle kendini herkesin üzerinde hak sahibi görme ve akabinde had bildirme hadisesi giderek “av” işine dönüşüyor. Önüne ne gelirse yeter ki biraz farklılığı olsun önce kıyım yap, sonra yargıla ve gerekirse özür dile modunda işliyor. Arkasına saklanılan cihazların vermiş olduğu şehvetle, erkin zirvelerine çıkan “linç-kıyım” düşüncesi kendine benzemeyen her şeyi tuzla buz ediyor. Bu tarz hareketlerin içinde düşünce olmadığı için -gerek de duyulmaz- yıkımı daha da sarsıcıdır. Ve direkt duyguları hedef aldığından muhakeme-idrak vb. zihinsel süreçler devre dışı bırakılır.

Yaşanan krizleri kaosa sürükleyen bu yapı, sebepler ve müsebbipler ile değil, sebepleri ve müsebbipleri sorgulayanları hedef alır. Farksızlaştıramadıklarını kurbanlık olarak işaretlerler çünkü açığa düştüklerinden çokça öfke yüklenirler. Bugün çoğunluk psikolojisinin vermiş olduğu güç ile sadece hedef saptırmaya, duygulara yön ve ayar vermeye, örtük enformasyon yaymaya çalışılmaktadır. Görece farklılıklar yüceltiliyormuş gibi bir algı yayılmasına rağmen herkes kendini ötekilerden “farklı” hisseder ve kendine benzemeyen “farklılıklar”ı ise gayri meşru olarak görür. Hatta R. Girard’ın ifadesi ile “Kurbanın seçilmesini belirleyen işaretler, sistemin bağrındaki farklılıklardan değil, sistemin dışındaki farklılıklardan kaynaklanır; sistemin kendi farklılığından farklılaşma potansiyelidir bu, başka deyişle, hiç farklılaşmamak, bir sistem olarak var olmaya son vermek” isteğini ortaya çıkartır. Hedef haline getirdiği şeyi önce etiketler, öyle ki etiket bile yıkıcı bir etki yaratır. Yabancılaştırılan her şey, herkes potansiyel fail haline getirilir. Sonra bütün ortadaki kabahatler bir bir etiketle birlikte seçilen kurbana yüklenir. Bu yükleme tamamlandığında büyük bir kıyım hareketi başlar.

Somutlaştırmak için bugün yaşadığımız acıların kaynağını dürüstçe sorgulamaya kalktığımız zaman ilk karşımıza çıkan basmakalıp, “O başka, bu başka” şeklindeki itiraz olacaktır. Ardından bir taraf olmakla suçlanma süreci gelecektir. Yıkıcı ve zararlı fikirlerin temsilcisi olarak o suçları işleyenlerden daha çok bir baskıya maruz bıraktırılarak, sebebin yönü değiştirilecektir. Asıl fail göz önünden böylelikle çekilmiş ve üretilen fail için linç girişimi kampanyası başlatılmıştır. Bu süreç kartopu etkisine sahiptir. Büyük bir felakete neden olana kadar artık durmayacaktır. Çünkü birçok basmakalıp yan yana gelmiştir ve bu çığ etkisine yol açmıştır. Bu süreçte insanlar ya saklanacak bir yer arar ya da çığın arkasında çığa neden olan baskı grubuna dâhil olur. Netice itibariyle baktığımız zaman; şiddet ve kriz gerçektir. Kurbanlar, kendilerine atfedilen suçlar nedeniyle değil, taşıdıkları kurbanlık işaretleri ve krizle aralarında suçlu bir ilişki olduğunu hissettiren şeyler nedeniyle seçilmişlerdir.

Yapılan operasyonun anlamı şudur, bu krizin sorumluluğunu kurbanların üzerine atmak ve sözü edilen kurbanları ortadan kaldırarak ya da en azından onları “kirlettikleri” topluluktan dışlayarak bu kriz üzerinde etkide bulunmaktır. Böylelikle her şey ana akım içerisinde kalacak ve bireysel, toplumsal vicdan temizlenmiş olacaktır. Karanlık için körlük mutabakatı yenilenmiş olacak, hatta bu felaket sonrası bu temizlikten dolayı bir kutsama süreci de işletilecektir. Yeni ritüeller icat edilerek, arınma seansları bile yapılacaktır. Renginiz ister mavi ister sarı olsun, durduğunuz yer ister sağda ister solda olsun, haliniz ister zengin ister fakir olsun ve de ister yöneten ister yönetilen olun aynı gemide yol alınıyor. İşte bunun farkına varmak gerekiyor. Gemi su alıyor. Bunun çaresine bakmak gerekiyor. Her şey kayıyor, zaman-zemin ve imkân… Arzularının yangınları içinde yürür insan! Hele bir dur ve dinle. Olmaz mı? Yoksa korkum o ki, “Allah’ım içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak eder misin? (Araf, 155)” diyeceğiz. Biz gafiliz ve uyanmak için ayetin devamındaki duayı ediyorum, “Bu, sırf senin bir imtihanındır. Onunla dilediğin kimseyi saptırırsın, dilediğini de doğruya iletirsin. Sen, bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı. Sen, bağışlayanların en hayırlısısın.” Bizi bağışla, âmin. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

NOT: Haberleri okuyunca, biraz gündemi takip edince içimde bir Ahmet Kaya şarkısı sökün ediyor. Belki de bu hafta yaşananlara en iyi örnek “Penceresiz Kaldım Anne” şarkısıdır. Nefessiz kalmak gibi…

“Hafız! Sence çocuklar

Çiçeklerin koynunda uyumalıydı değil mi?” Edip Cansever

Bize

Kadar:

1- H. Lefebvre, “Ölüm, her şeyi yerli yerine koyan o büyük göz açılmasıdır” der.

2- “Güven ruhtan gitti mi, artık kolay kolay geri dönmez” der, Publilius Syrus.

3- Furuğ, “Ben yüreğini yitirmiş bu zamandan korkuyorum…” diyor.

4- Bu hafta bir ilim adamının önemli bir kitabı var. Fuat Sezgin’in, “İslâm Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar”ını okuyabiliriz. Kitap Timaş yayınlarından…

Dağarcık

“Yiğidi görmeyen ismine bayılır.”

Her an Hak Teâlâ “bana gel” diye çağırıyor. İnsan bu çağrıya kulak tıkıyor, duymak istemiyor sanki kaçınmak için çırpınıyor. Fakat çırpına çırpına sonunda teslim olmaktan başka ne yapıyor? Hâlbuki sevmediğine teslim olmakla sevdiğine teslim olmak arasında ne büyük fark vardır. Demek ki insan için, hakkı sevmek, hakka hizmet etmek sonunda Hakk’ın güzelliğine ermekten daha büyük bir mutluluk ve zevk yoktur. Fakat hakkın zevkini duymayan onu hayal etmeye mahkûmdur, gerçeği bilmeyen taklit etmeye mecburdur. Allah’ı bilmeyen dünyaya sarılır, dünyayı bilmeyen kuruntuya sarılır. Kuruntuya sarılan gerçeğe darılır. Yiğidi görmeyen ismine bayılır. Güzeli görmeyen resmine bayılır. Önünü görmeyen sonunda ayılır. Kanunu tanımayan kanun karşısında ayılır. Kitabı tanımayan hesapta uyanır. (Elmalılı M. Hamdi Yazır’dan tadımlık…)

TEKKE

Hazreti Ali’den kısa tadımlık bir nasihat; “Üç kişiden sakın” ve  “Sakın bunlarla istişare etme” ve de  “Bunlarla dostluk kurma” diyor.

1- “Seni yoksulluğa düşmekle korkutarak iyilik yapmana mâni olan cimriyi.”

2- “Büyük işler karşısında azmini kıracak korkağı.”

3- “Gözünü hırs bürümüş, muhteris kimseleri de istişare heyetine alma!” buyuruyor.

Bir Lahza:

“- Güvercinleri sevdiğini bilmiyordum. - Konuşmayan her şeyi severim.” (Sleepers)