Başkalarının hayatı

Abone Ol

Başkalarının aşkıyla başlayıp başkalarının hınçlarıyla devam ettiği söylenen hayat, ağır bir yanılsama olsa gerektir. Zira iptidai olarak o başkalarının aşkı diye nitelenen şey yanıltıcı bir sanrıdan ibarettir. Muhtemelen aşk diye sözü edilen aşktan başka her şeydir ve kişisel hezeyanını rahatlıkla ideoloji zanneden, şahsi ihtirasını da aşk olarak yutturmak derdindedir. Evet, şöyle bir doğrulamaya gidilebilir; başkalarının ihtirasıyla başlayan hayat, başkalaşım geçirenlerin gönüllü iştirak ettikleri hatalarla şekillenir. Onlar yüzünden kof bir hayatı talim etmek tanrı ve insan nezdinde kimseyi haklı çıkarmaz. Bu hesapça tüm zamanları cahiliye devri olarak algılamak mazur görülebilir.

Aklı başa devşirmeyi sağlamayan din anlayışı muhkem sayılamayacağı gibi çoğunluğun mütekâmil diye nitelenmeyi asla yakalayamayacak olan düşüncesi (yahut tam manasıyla düşüncesizliği) dolayısıyla başkalarının haklarını elinden alan demokrasi öğretisi ahlâksızlıktır. Hakeza Bakunin’in legal tahlillerine hiç ilişmeden de insanlar birtakım güç sahiplerinin istifadesinden başka bir şeye yaramayan o malum organizasyona dâhil olmak, maruz kalmak, boyun eğmek zorunda olmadığını bilir. Ne yönetmek, ne de yönetilmek ihtiyaçlar zümresinden addedilemez. Hem de insan evladı hiçbir zaman güçler ayrılığı diye söz edilen o afakî yapıların herhangi birinin parçası olmamıştır, olmayacaktır. Ancak çoğu insanın gönüllüce iştiraki sağlanır, sonra mağduru oldukları, sırasında sızlandıkları ama hiçbir zaman tümden reddedemedikleri görülür.

Kişilerin ne yiyip içeceğinden nasıl düşünüp neleri aklına getirmemesi gerektiğine, ne kadar kazanıp nerelerde harcayacağına, neleri konuşup neleri susmasının yararına olacağına ve dahi hayal ufkuna kadar ayarlayıp karara bağlayan bir mekanizma, tanrı tarafından bağışlanan yaşamı haksızca sabote etmektir. Her biri kendi iradesinin dışında dünyaya gelen varlıklar için, ‘Yaşamak isteyen bu kurallara uymak zorundadır’ dayatması hiç mi hiç insani değildir. Çoktan oluşturulmuş ve meşruiyetini ahmaklıktan, süreğenliğini kan emmekle edinmiş sistem, aklını kullanmak hususunda aciz kalanlara neyin insani olduğunu unutturduğu gibi nelerin de gereklilik olduğunu belletir. Diğer taraftan başkalarının iradesiyle şekillenmiş hayat dolayısıyla kişi ezeli sorgudan müstağni kılınmaz. Daha adil bir dünya inancı ve vurgusu da kişiler için vaziyeti kurtarmaz. Onu gerçekleştirmekten başka bir yol yoktur.

Başkalarının hayatından yansıdığı kadarıyla bile görünse aşk şayet varsa, dünyayı değilse de yaşamları değiştirecek bir ufka yöneltir. Romantik bağlamlardan uzak olarak denebilir ki aşk varsa devrim kaçınılmazdır. İnsani olan hayat serüveni böyle şekillenir ve hedefe konmak, sonra idealleştirilmek zorunda da kalınmaz. Güdülen, güdülenen, güdümlenen bir yaşam formuna aşkla karşı koymak insan olmanın, insan kalmanın doğal getirisidir. Otoritenin, tahakkümün şirkle kardeş olduğunu algılayamayan bir inanış, yaşanan ve yaşanması umulan her hayatı telef eder. İnsanlık ya Allah’ın gölgesinde yeşerir, her hayatı huzurluca yaşar ya da otoritenin gölgesinde birbirini yiyip bitirir. O yaşam öğütüp kan ve kemikle beslenen organizasyonun gölgesi mütemmim bir kurtluktur ve Thomas Hobbes’un meşhur saplantısına göre kurtlukta düşeni yemek kanundur. Demokrasi denen şey Harun diye lanse edip dokunulmazlık bahşettiği varlıkları, Karun olarak insanlığın hizmetine sunar! İşte bin yıllar boyu kutsanan ya da dinler nezdinde görece kutsal sularda yıkanan o demokrasi, başkalarının aşk diye cümle âleme yutturduğu ihtirasa maruz kalmaktır, boyun eğmektir, onay vermektir.

Her repliği memlekete tarih düşmek için kullanılabilecek kadar seçkin olan Pardon filminin Muzo’suna (Rasim Öztekin) ve İbrahim’ine (Ferhan Şensoy) rahmet dileyerek, “İbrahim’in salaklığı neden bizim kaderimiz olsun?” diye sormamak işten değildir. Ki bu bir nevi aynı gemide olmak deyiminin sakata getirdiği insanların haklı itirazıdır. Yetkilendirdikleri kişilerin akılca üstün olduğunu, kendilerinin fevkinde yönetecek ve yönlendirecek bir meziyete sahip olduğunu düşünenler elbette kişisel aptallığının zehirli meyvelerini toplar. Cümle âleme sihirli gibi görünen ve ardından koşturulan o meyveler, olan biteni makûs talih gibi gösterip başkalarının eliyle şekillenen kadere boyun eğmeyi makul gösterir. Çeyrek asırdır başkalarının arşa dayanan ateşiyle ısınıp yemeğini pişirenler, ucuz ekmek kuyruklarında telef olurken başkalarının günahına girdiklerini düşünmek bir yana kaderlerini kendi elleriyle şekillendirdiklerini bile kabul etmezler. Yani kendim ettim kendim buldum hayıflanması gücünü insanlıktan alan romantik şarkılara kalır.