Basit olan zordur

Abone Ol

Yaşadığımız hayatı biçimlendiren, bize yeni bir takım iletişim olanakları sunan sosyal mecralar ile dünyanın küçük bir köy haline geldiğini hep bir ağızdan zikredip duruyoruz. Ve hep birlikte küreselleşmenin kötülüklerinden ya da sosyal medyanın doğru kullanımından, ahlakına varana kadar birçok konu başlığı açıp yazıp, çizip, konuşuyoruz. Ancak aynı zamanda bütün beğenilerimizi, malumatlarımızı da bu mecralardan ediniyor en basitinden beğeni, takipçi ve tıklanmanın peşine takılıp gidiyoruz. Ne kadar etkili kullandığımız, ne büyük işler becerdiğimiz bu mecraların bizi getirip tıkadığı o sahte fanus artık çatlamak üzere çünkü kendinden uzaklaşıp, kendini, mahallini kaybeden biri için basitlik kaybolmuştur, izler kirlenmiştir. Bir daha kendini bulması oldukça zordur.

Bugün globalizasyon, küreselleşme vb. her yerde kutsanırken, bir yandan da bu işin en zirvesindeki kurucu aktörler kendi içlerine dönmeye başlamış durumdalar. Ve lokalizasyondan bahsediyorlar. Bunun en canlı örneğini bu hafta Kansas Üniversitesi’nde katıldığı programda Facebook ’un kurucusu Marc Zuckerberg ifadelerinde bulduk. Zuckerberg, bir yıldır 30 eyaleti ziyaret ederek orada kendi kültür, inanç ve yaşam biçimlerini insanlarla iletişim kurarak yerinde keşfettiğini anlatıyor. Aynı zamanda kendi mecralarında artık bunu önerdiklerini de ifade ediyor. Diğer yandan 2 milyon kullanıcının olduğu bu platformdakilerle değil gerçek kişilerle (Komşu, akraba, eş ve dost vb.) hayatı; acı ve sevinci onlarla paylaştıklarını kendi kişisel hikâyesinden yola çıkarak anlatıyor. Hani bizde çok kullanılır; “sen z’yi seversin ama cenazene y gelir” gibi bir şey. Çocuğu dünyaya geldiğinde, bunu yakın arkadaşları komşuları vb.leri ile paylaştığını, onlarla tecrübe aktarımı yaptığını anlatıyor ve yakın çevre ile etkileşimin önemine değiniyor. Yani insan insana bir temastan bahsediyor. Konuşmasında yerel (community/halk) insanların varlığı, gelişimi, sıhhati ve paylaşımlarının gerçekliğinin önemini de ayrıca vurguluyor. Aslında belki de en basit özelliğimizi yeni keşfetmenin heyecanına yakalanmış gibi. Yani yakındakinden işe başlamak. Bir başka örnek ise Amerika başkanlık seçimlerinde Trump ’ı, büyük medya ve sermaye sahiplerinden (Wall Street’ten) destek görmesine rağmen Clinton’un önünde çıkartan şeyde bu lokalizasyon çalışması olduğunu düşünüyorum. Belki de seçimlerdeki en önemli etkiyi Trump’ın (Ground Rally) araziyi gezmesi hatta kritik eyaletlere defaten gitmesi oluşturmuştur. Özellikle siyasi çalışmalarda yakın temasın, yerel halka gidip birebir etkileşimde bulunmanın öneminin altını çizmek maksadıyla bu anekdota da yeri gelmişken değinmek istedim.

Buraya kadar bu aktardığım konuşmadan birkaç bölümdü. Aslında şehirlerin yerel özelliğinin kaybolması, hem yapı bakımından, hem de insan ilişkileri bakımından toplumun bütün kesimlerini etkiliyor. Hele son dönemlerde özellikle fenomen algısı ile birlikte yerelde olan biten her şeyi bitirmiş ve herkes kendini merkeze atmanın derdine düşmüş görünüyor. Mahallelerde rol modeller biterken, sosyal hayatı düzenleyen dernekler ise genelleşmenin, popülerleşmenin derdinde. En azından bu görüntüyü veriyor. Şehirlerin yerel de etkili, güçlü kişilikler üretememesi de genel gidişatı etkiliyor. Şehirlerin en mahsus özellikleri çoğu zaman irrite edilerek buradan insanlar kendilerine bir çıkış, kaçış kapısı aralamaya çalışıyor. Zukerberg’in yakaladığı yakın iletişim, temas aslında bizim komşu, akraba vb. irfanı yanımızı kaybederken ve üstelik sen; elinde mevcut olan değeri terk edip, büyük sulara yelken açtığını düşündüğünde dünyanın bir ucunda bu keşif yeniden sana biçim değiştirilmiş olarak ithal edilecek gibi görünüyor.

Dünyanın hızla dönüştüğü bu eşikte yaşam alanlarımızı en küçük yapı taşından en büyüğüne yeniden gözden geçirip, izlerin silinmesine izin vermemek gerekiyor. İnsanı insan yapan “komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturundaki o sade ve basit inceliğe yaklaşmamız gerekiyor. Evet, her mecra iletişim için bir fırsat ve imkândır. Daha çok kişiye mesaj ulaştırma kaygısı mesajın önüne geçtiği gibi, mesajın biçimini ve değerini de yok ediyor buna fırsat vermeyelim. Örneğin bir afiş tebessüm etmez, hadi üzerine bir tebessüm ikonu da koy, bu bir etkileşime vesile olmaz ki olduğunu varsay tebessüm etmenin basitliği ve kalbe tesirinin yerini tutmaz. Ve de sadaka yerine geçemez. Bir videodaki kıymetli bir vaaz belki yüz bin dinleyiciye ulaşır ama kaç gönle girer bunun bir ölçümü yok kimsenin elinde. Ama bir sıcak göz temasının kıymeti yüz bin beğeninin fevkindedir. Dünya bir köy değil, en uzak en yakın değil. ‘Yakından başla’ ilahi uyarısı bize bir şey söylemiyor mu? Bize emredilen hayat biçimi basit ancak basit olan zordur. Basiti başarabilenler iz bırakmıştır. Büyüklere bakın hepsi ne kadar yalın, ne kadar basit yaşamış ve söylemişler. Hayat basit, zora sokma! Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Dert etme iyiyim ben. Ara sıra mahşer ara sıra yaşama hırsı.” (Yusuf Hayaloğlu)

Tebrik: Atik Ağdağ Ağabey’in, Fatih ismini verdiği bir evladı dünyaya gelmiş. Allah hayırlı, kademli bir evlat eylesin. Allah, sağlık ve afiyet ile büyümesini nasip etsin. Ana, babasına sadaka-i cariye olsun. Hoş geldin Fatihcan.

Notlar:

Eser Gedik, “Haydar Haydar” isimli türküyü Ruhi Su’dan dinleyelim der.

Mahmut Örün, Ahmet Kaya ve İlkay Akkaya’dan, “Gurbette ömrüm geçecek” adlı şarkıyı dinleyelim der.

Mevsim döndü. Soğuk her yerde kendini hissettiriyor. Uzayan gecelerde, çayın ve müziğin eşlik ettiği uzun demlenmelere girmek için bir fırsat doğuyor. Bol bol okumak, dinlemek ve anlayıp, anlamlandırmak için, içinin mumunu yakabilirsin. Mevsim döndü.

Bize kadar

“Hangi kötülüğe tahammül edeceğimiz, hangi iyiliğin peşinde olduğumuza bağlıdır” der, Richard Sennett.

Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Malına cömert sırrına cimri ol/ Mal veren aziz sır veren zelil olur.”

William Faulkner, “Geçmiş asla ölü değildir. Geçmiş bile değildir” der. Haklı değil mi?

Alper Gürkan’dan yeni kitap var. “Karagöz’ün rüyası”, Büyüyen Ay Yayınları’ndan çıktı. Şayet, “Mütercim”i okumadıysanız onu da okuyarak giriş yapabilirisiniz.

Bu hafta “Glory/ Kol Saati/Slava” filmi var. Rutin bozuldu mu her şey dağılır. İyiliğin doğal karşılığı kötülük mü? Farklı bir film.

Dağarcık

“İçinde bulunduğumuz devir belki her şeyden önce mekânın devri olacak. Şu anda eşzamanlılık evresindeyiz: örtüşmenin, yakın ve uzağın, yan yanalığın, dağılmışlığın evresi.”

(M. Foucault’dan tadımlık)

TEKKE

(Nisa-119) Şeytan’ın vaatleridir:

  1. İnsanları saptıracağım. 2.Onları boş kuruntulara boğacağım. 3.Allah’ın yarattığını değiştittireceğim.

Bir lahza:

“-Senin sevme yeteneğin seni, savunmasız bırakıyor.”

(44 İnch Chest’den)