Başı dumanlı dağlar?

Abone Ol

Dağcıları hep hayranlıkla takip ettim. Gazetelerde onlarla ilgili haberleri heyecanla okudum. Dağa tırmanırken yaşadıkları kazalara ziyadesi ile üzüldüm. Yurt dışında üç boyutlu sinemalarda dağcılıkla ilgili filmler izledim. Kendimi dağda hissettiğim, dondurucu fırtınalarla sarsılan zirveleri şaşarak seyrettim. Dağcılar Himalayalar a çıkarken; yaşadıkları soğuğu, oksijen sorununu, sert kayaları, haşin rüzgârları hayretle izledim.

Zirveye ulaşamadan ölenleri, soğuğun dondurduğu ellerini, ayaklarını, ya da parmaklarını kesen arkadaşlarının yaşadığı moral bozukluğuna rağmen geri dönmeyen dağ sevdalılarını saygı ile selamladım.

Anadolu da çıkabileceğim dağların zirvelerini araba ile denedim.

Kaçkarlar güzel bir anı oldu.

Her zaman yaptığım gibi bir dağcı kopyacısı olarak arabadan inip, Alp Dağlarında olduğu gibi yedi kilometre kadar koşma ile yürüme arasında yokuş aşağı inmişliğim bile vardır, on yıl öncesine kadar.

Hira Dağına çıkan yaşlılara bakıyorum da;  dağ böyle çekici bir dost.

Sizi eski bir arkadaş gibi tepelerden el sallayıp yanına çağırmakta.

Bu yüzden Nur Dağı, Sevr Mağarası yüzyıllara karşın insan dostlarından hiç ayrı kalamayacak kadar büyük bir vefayı da eklemişler cazibelerine.

Bayağı uzun bir vakit oldu Ağrı Dağı nı, Hasan Dağı nı, Nemrut u görmeyeli.

Ama Erciyes fazla da ayrı kalamayacağımız bir yakın gibi biz yolculara.

Çok uzaklardan bile, yola bir inci tanesi gibi dizilmiş araçları ve içindekileri karşılama ve uğurlama hep bu dağa düştüğünden, istesek de menzilimizden uzaklaşması olası değil.

Kayserili olmasına da gerek yoktur insanların.

Erciyes hepimizindir.

Bursa yı kanatları arasına almış Uludağ, Manisa yı gölgesi ile koruyan Sepil Dağı.

Bir şehrin siluetinden hiç çıkıp gidemeyecek bütünlük. İstanbul da doğup büyüyen biri olarak gerçi dağ yoksulluğu çektim.

Ama çocukluğumun Beykoz sınırları içindeki fazla yüksek olmasa da tepeleri, çiçekli kırları ne kadar hoş masal renkler bezeyip, cömertçe sundular.

Kelebeklerin, arıların, dağ lalelerinin, gelincik ve papatyaların, kokulu funda dallarının bezediği o masal şimdi ne kadar gerilerde kalmış.

Lavanta kokulu tepeler; beton taciri eşkıyaların kıyımına uğradığından, yüzyılın yaşadığı en büyük orman katliamı ile ne çam ağaçlarının kozalakları kaldı, ne defne dalları.

El değmemiş ormanları tepeleyen haramiler; ağaç kovuklarından sızıp gelen baldan tatlı dağ sularını kuruttu.

Koca yemişleri, kestaneleri, meşe palamutlarını çürüttü.

Hâlâ eski bir rüyayı yaşama umudu ile İstanbul un ormanlarını dolaşırım.

Bilhassa kışın.

Yazın insanların çok fazla işgali ve sürüngenlerin korkusu ile gidemediğim ormanlar karlı kış manzaraları ya da sonbahar kızıllığında daha bir sakin olduğundan tercih sebebimdir, havaların soğumasını bekleyişim.

Fakat o elde kalan son orman kırıntılarında ayrı bir hüsran yaşayarak, yılgın eve dönerim.

Köpek yetiştirme çiftlikleri ile ormanların sevimli masal rengi iyice sökülmüş.

Kendilerini eğitmiş gibi kaba para ağalarının köpek eğitim merkezi kurdukları; bağırtılı, pis, bakımsız görüntülere dönüştüğünü görünce ormanın

Bir de eski hâlini bilen bir yüreğin dayanması hiç kolay olmamakta.

Güya eğitim veren adamların ellerinde büyük kamçılarla zavallı hayvanlara işkence etmeleri temiz hava almak için ormana gelenlerin morallerini bozmaktan başka bir işe yaramamakta.

İnsanların verdiği ayrı bir zarar, bir başka vahamet boyutu.

Güya pikniğe gelenlerin bıraktığı çöplerden ormanda yürümek mümkün değil.

Ayaklarınıza her an korkunç bir çöp değecek diye huzurunuz kaçarken, Kardelenler bile açmaz olmuş bu pis çöplerde.

Oysa dağların, ormanların bağrındaki mücevherlerden değerli floralar; dört mevsim büyük bir zenginlik gösterir.

Her çiçek açmak için vaktini bekler.

Ne menekşeler Mart ı şaşırır, ne kardelenler Kasım ı.

Ne ki artık ormanlarımızdaki çiçekler yollarını bayağı şaşırmış, açmaz olmuş.

Kestanelerin, koca yemişlerin, çamların kolu kanadı kırılmış.

Ormanlar tükenişe doğru, uçurumdan aşağı hızlı bir inişe geçmiş... Öyleyse bizde şu anlamlı mısralarıyla bitirelim yazımızı:

"Hemen Mevlâ ile sana dayandım,

Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!

Yoktur senden gayrı kolum kanadım,

Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!"