Kapısına kimin girip kimin giremeyeceğini yazan bir barodan, yani hukukçular topluluğundan “insan hakları, laiklik, evrensel hukuk kuralları, anayasa vs...” gibi bir yığın laf kalabalığını duymaktan gına geldi artık.
Kapısında, mesela “top sakallıların, yumurta topuk ayakkabı giyenlerin, parmak arası terlik giyenlerin” giremeyeceğine ilişkin bir ibare yokken ya da yine kapısında “şapkasız girilmez” ibaresi yokken, aynı kapıda “başörtülüler giremez” ibaresine rastlanan bir baroya saygı duymamızı kimse beklemesin.
Yani tasnif yaparken İslam düşmanlığınıza kılıf ararsanız, gün gelir o kılıf ayıplarınızı örtmeye yetmez.
Bu anlattıklarımız, bilenler bilir, yıllar öncesinden günümüze gelecek olursak, aynı ruh aynı beden yine boy gösteriyor.
İstanbul Barosu’nun açıklaması düştü önümüze. Bekliyorduk, gecikmediler!
Yine ayranları kabarmış...
“Ağzı burnu kırılan vatandaşı” görmemiş ama “hilafet bayrağı”nı görmüşler!
Ortada bir hilafet bayrağı (ne demekse) ya da hilafet çağrısı yok. Gözü olanın görebileceği şiddet suçu var.
“Suçun” tanımını da en iyi hukukçular bilir!
Gücü gücünü yeteni dövecekse hukuka ne gerek var, baroya ne gerek var? Farkında değilsiniz herhalde, kendi varlığınızı sorguluyorsunuz.
“Baro” denince ya da “baroların olduğu yerde” hukuk ve hukuki terimler konuşulur. Ama bizim ülkemizde yıllardır tam tersi bir manzara ile karşı karşıyayız.
Ha şunu da söyleyeyim; bizdeki barolara karşı tarafsız değiliz. Bunun sebebi de ben ya da bizler değiliz. Yıllardır ülkemizin değerleriyle sürekli çatışan “kurtarılmış bölge” edasındaki baroların ta kendisi.
Nerede bir sapkınlık nidaları duysalar, nerede terör ile iltisaklı bir yapı görseler hemen kulak kabartırlar, alkış tutarlar. Nerede bir dini terim, ibadet ya da İslami inanış emaresine rastlasalar “alerjik vücut tepkisine” bürünürler.
Merak ediyorum, hafta sonu ağzı burnu kanlar içerisinde kalan vatandaş İstanbul Barosu’nun kapısı çalıp kendisine sokak ortasında şiddet uygulandığını söylese ne yaparlardı.
Önce kimliğine mi bakarlardı, yoksa hukuki yollara mı başvururlardı!
Hukuk fakültelerinde nasıl bir müfredat uygulanıyor, bu insanlar farklı ülkelerde eğitim alıp Türkiye’ye mi gönderiliyor, insan merak etmiyor değil.
Gerçi Avrupa’da dahi benzer tutum içerisindeki hukukçular aç kalır.
Bizde ise “ideolojik ve endişeli ergenler” topluluğu olarak hayatlarını idame ettirmeye devam ediyorlar.
Köprünün üstündeki eylemin etkili olması için “köprünün altından gemiler geçmemeli”.
Miladi olarak 2024’ün ilk saatlerinde İstanbul Unkapanı Köprüsü’nde oldukça kalabalık bir eylem düzenlendi.
İktidar partisine yakın STK’ların organize ettiği eyleme Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aile bireyleri başta olmak üzere iktidar partisinde siyaset yapan çok sayıda isim de katıldı.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; İsrail’e karşı atılan her adım oldukça değerlidir.
Bu sebeple kim ya da hangi grup tarafından atıldığına bakmadan her adımı tüm samimiyetimizle destekliyoruz.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Binler, belki de on binler Unkapanı Köprüsü üzerinde İsrail’e lanet okurken “köprünün altından” aynı İsrail’e lojistik destek taşıyan gemiler geçiyordu. Bunlar artık bir iddia değil; ispatlanmış bilgiler…
Bir tarihte bir İsrailli yetkilinin, “Siz Türkiye’de bize dilediğiniz kadar hakaret edebilir, kınayabilirsiniz. Sizi de anlıyoruz. Ülkenizdeki hassasiyetler var. Ancak biz ne dediğinize değil de ne yaptığınıza bakarız” dediğini hatırlıyoruz.
Yani “biz gemilere bakarız” demişti…
Bir iki söz de iktidara gözü kapalı destek veren seçmenlere… Bugüne kadar bir kez olsun yalanlanamayan “İsrail’e ticaret” hem de ilgili bakan tarafından birkaç kez doğrulandı. Kimse de kalkıp boşa nefesini tüketmesin. Bu utanç verici icraatta bulunanlar kendini savunmazken kimse vebale girmesin...
Köprünün altı, en az köprünün üstü kadar önemli.