Bakan Ziya Selçuk ne demek istedi?

Abone Ol

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk, aslında çok şeyler söyledi, ilk basın toplantısında;

* Dedi ki mesela; “Hiçbir öğrencimiz hiçbir velimiz sürprizle karşılaşmayacak. Oyunun ortasında kural değiştirmeyeceğiz.”

* Dedi ki mesela; “Bir çocuğun hayatına dokunmanın vebalini çok çok derinden hissetmedikçe, öğretmenlik mesleğini yapmanın önemi yok.”

* Dedi ki mesela; “Milli Eğitim Bakanı kendisi için bir şey yapmaz, gelecek için yapar.”

* Dedi ki mesela; “Biz sürekli yenilikler, reformlar getirmek istemiyoruz.”

* Dedi ki mesela; “Uzlaşma önemli, herkesi dinleyeceğiz.”

* Dedi ki mesela; “Çocuk neredeyse biz oradayız. Çocuklar günde ortalama 4 saati internette, sosyal medyada geçiriyor. Biz de bunu takip edeceğiz, yasaklamaktan bahsetmiyorum.”

*  Dedi ki mesela; “Sosyal medyayı takip eden çok iyi bir ekip kurduk, oradan politika üretecek çok iyi bir veri elde edebiliriz.”

* Dedi ki mesela; “En geç iki ay içinde yaklaşık 3 yıllık bir program açıklayacağız.”

***

Bakan Ziya Selçuk’u başından sonuna kadar dinledim, izledim.

Gizemli bir adam… Merak ettiriyor.             “Acaba ağzından nasıl bir kelime çıkacak, ne türden bir cümle kuracak?” diye bekliyorsunuz. “Regülasyon”, “imtidad”, “inovasyon”, “ekosistem, “endemik” gibi birkaç kelime hariç kullandığı kelimeler, cümleler esasen izaha muhtaç değil, anlaşılır…

Hafiften bir poker oyuncusu havası da var, hani; elindeki kartı belli etmeyen, renk vermeyen bir tarzı... Yüz ifadesi soğuk. Mimikleri donuk. Ama dingin... Bu dinginliğinin ve rahatlığının nedeni yeni sistem gereği “seçmene hesap verme zorunluluğunun kalkması” olabilir mi, acaba? Ne de olsa milletvekili değil, seçmenle karşı karşıya kalmayacak...

Ama şu izlenimimi aktarmazsam dilim şişer; konuşmasının ve soru cevap kısmının hitama ermesinin ardından kendi kendime dönüp şu soruları sordum; “Ya, Bakan Bey ne demek istedi? Somut olarak ne söyledi, ne vaat etti? Neleri kaldıracağını, yeni neleri getireceğini ifade etti? Ne anladın sen bu cümlelerden?”

Sonra dönüp kendime cevap verdim; birkaç husus hariç, “Hiiiç! Hiçbir şey!”

Ama haksızlık da etmek istemem; İyi niyeti korumak adına, yeni yönetimlere, yeni bakanlara en azından belli bir süre vermek âdettendir, gelenektendir, genel teamüldür…

Bekleyip göreceğiz… En azından bir 3 ay...

 

PEKİ, BUNLAR NE OLACAK SAYIN BAKAN?

*  Okullardaki ahlak ve maneviyat erozyonu ne olacak?

*  Okullarda disiplin diye bir şey kalmadı. Öğrenci öğretmeni takmıyor. Öğretmenler koridorlarda dövülüyor. Bu nasıl düzelecek?

*  Kötü alışkanlıklar ilkokul çağına kadar indi. Bu sorunu nasıl aşacağız?

*  Eğitim, yap-boz tahtasına döndü. Bundan geri dönüş nasıl olacak?

*  Sınıflar hâlâ çok kalabalık. Bu nasıl çözülecek?

*  En önemlisi de “sendikalıyım” diye dersi eken, okula gelmeyip eyleme giden, nöbet tutmayan ve tüm bunlardan sonra da elini kolunu sallaya sallaya gezen öğretmenler var! Bu, görevini hakkıyla ifa eden öğretmenlere, daha da ötesinde “bihakkın eğitim almak isteyen” öğrencilere haksızlık değil mi?

 

“BÖYLE BİR KOMİSYON YOK!” DİYEMEDİ!

Yeni Akit Gazetesi Ankara Haber Müdürü Muhammed Kutlu, basın toplantısında, Bakan Ziya Selçuk’a, “meşhur” ama bence “meşru” olmayan, kökü dışarda “Fulbriht Eğitim Komisyonu” hakkında son derece çarpıcı bir soru yöneltti.

Kutlu, “1949 yılında, CHP tarafından, eğitimin Amerikan etkisine açıldığı, bunun da en büyük dayanaklarından birinin Fulbright Eğitim Komisyonu olduğu…” şeklinde basında çıkan haberleri hatırlattı. Ve, Bakan Selçuk’a, “Dış etkenlere nasıl baktığını” sordu.

Bakan Selçuk’un verdiği cevap şöyle:

“Elbette birtakım dışsal faktörler bazı şeyleri yapmamızı isteyecektir. Etkilemek isteyecektir. Ben onların kendi vazifelerini yaptıklarını düşünüyorum. Bizim de vazifemiz var. Bizim millete borcumuz var. İnanın bizim yüz sayfalık defterimiz varsa kıyısında bile, kıyısında bile böyle bir şey yok!”

Bakan Selçuk böyle söyledi, ama...

Fulbright Eğitim Komisyonu’nu yıllarca önce ve sonrasında da yazan, duyuran, işleyen bir gazeteciyim.

Bu köşede şunları yazdım (23 Eylül 2012, Millî Gazete):

“27 Aralık 1949 tarihinde, yani İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde, Türk çocuklarının eğitimi resmen Amerikalılara teslim edildi.

ABD ile imzalanan ikili anlaşma gereği, sekiz kişiden oluşan bir Eğitim Komisyonu kuruldu.

Bu komisyonun adı Fulbright Eğitim Komisyonu idi.

Sekiz üyeden dördü Amerikalı, dördü de Türk’tü.

Bu komisyonun görevi, Türk çocuklarının ilk, orta ve lisede okuyacağı derslerin müfredatını yani programlarını belirlemekti.

Gençler bir ulusun geleceği demek değil midir Türk ulusunun geleceği olan gençlerin eğitimi, yarısı Amerikalılardan oluşan bir komisyona bırakılıyordu.

Bu kadarla kalsa neyse, komisyon herhangi bir konuda karar verirken oylar 4 evet, 4 hayır çıkarsa ne olacaktı Çözüme bakınız; o tarihte Ankara’da bulunan Amerikan büyükelçisinin vereceği oy, belirleyici olacaktı…”

Bu konuda yazdıklarıma bugüne kadar resmi ağızlardan bir cevap gelmedi.

Bakan Ziya Selçuk’un soruya verdiği cevap da, “Böyle bir komisyon yoktur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın böyle bir anlaşması bulunmamaktadır.” manasına -ne yazık ki- gelmiyor!

Bana öyle geliyor ki, Fulbriht Eğitim Komisyonu’nu bundan sonra da konuşmaya devam edeceğiz...

Fikri takibe devam...