Bakabiliyorsan; Gör *

Abone Ol

Günler, hızla birbirini eskitiyor. Gördüğümüz ve düşündüğümüz, üzerine konuştuğumuz “gündem” sakız gibi çiğnenip duruyor. Faydasız bir yorulma halinde gündeme takılan kalbimiz ve zihnimiz. Tıpkı sakız çiğneyen ağızdaki tat gibi ve çenelerde beyhude bir yorgunluk gibi. Bizim düne ve bugüne dair topluma bakışımız temelde aynı, yani yapay tatlandırıcılar misali… Geçmişe dair görüşümüz ve bakışımızda bir değişim meydana geldiğinde tabii olarak bugünkü duruşumuzu, görüşümüzü ve bakışımızı da değiştiriyor. İsterseniz günlük olaylarla ya da kişilerle ilgili değerlendirmelerinize bir göz atın, bunu göreceksiniz. “Kesinlikle böyle!” dediğiniz şeylere aslında öyle değilmiş ya da şöyle de olabilir, derken yakalayacaksınız veyahut iyi ve sağlam diye etiketlediğiniz kişiler hakkında kötü ve çapsız derken bulacaksınız kendinizi. İşte tam bu nokta da enformasyonun bizi nasıl da her an yeni bir kalp ağrısına sevk ettiğini görüyoruz. Anlık değerlendirmelerin tamamen duygusal kodlarla yapıldığı ve algı yönetiminin duygulara yönelik olduğunu da bir kenara not edelim. Duyguların bu kadar açık edildiği bir ortamda düşünceye, soruya ve dolayısıyla muhakemeye yer olmadığını anlıyoruz. Ol vakit her gün yeni bir silah toplumu paramparça ediyor.

İçinden geçtiğimiz “zaman” ruhsuz ve izansız trollerin egemen olduğu sanal bir dünyayı kutsuyor. Bu kutsayış da hakikatin itibarsızlaştırılmasına ve hatta iğfal edilmesine sebep oluyor. Zihinsel ve fikirsel körlük kadrolu kalemlerin eliyle tesis ediliyor. Hakikatin taşıyıcısı olan (Kaleme ve yazdıklarına andolsun.68/1) kalemin işlevi maalesef hakikatin perdelenmesi ile amacından saptırılmıştır. “Söz”ü kıymetsizleştirme girişimleri geçmişte olduğu gibi bugün de kalem erbaplarına düşmüştür. Oysa kalem ve yazma eylemi hakikat burcunu sağlamlaştırması gereken en büyük çaba olmalıydı. Ve bu çaba neticesinde insan fıtri olanı yapmaya ve yaşamaya devam etmeliydi. Duygusal ve anlık yaşayan insanın derinliğe ve zahmete tahammülü yok aslında. Modern hayatın kolaylık diye gösterdiği “hız” insanın felaketi olmaya devam ediyor. Konforun kollarında aslında son nefesini verirken; kalem bu tükenişin, bu son nefesin mersiyesini yazıyor. Kalem sahipleri de yazık ki aynı cellada meftunlar. Öyle ki bu meftunluk ile sağır ve kör bir toplum inşa ediliyor. Kuyruğuna bağlı eğeyi yalayan kedinin ağzına gelen kana aldanarak kendi dilini tüketmesi gibi tüketiyoruz, kendi öz kanımızda sefil olarak acı içerisinde ölümcül bir haz yaşıyoruz. Güneyinden kuzeyine, batıdan doğuya aynı çığlığı atıyoruz. Çılgın yalanların gölgesinde toplumsal cinnet geçiriyoruz.

Bu cinnetin en başat müsebbibi ise kalem sahiplerinin yaşadığı körlüktür. Topluma “söz”ün ulaşması ve hakikat perdesin aralanıp hakikatin görünür hale gelmesini sağlamak yerine bakışlarını hakikatten ayırmaları için hakikatin üstünü karartmakla meşguller. Aydın, entelektüel, âlim, münevver kimliğinin yok olması ya da yara alması; güncelin, ilim ve hikmete galip gelmesini sağlarken gören gözleri, duyan kalpleri de kör ve sağır bırakmıştır. Şimdi hangi mesele ile karşı karşıya kalsak ekran tevilcileri ve köşe kadıları hemen önümüzü kesiyor. Bizim zihnimize, gözümüze ve gönlümüze hakaret edercesine bizden daha iyi anladıkları, daha iyi gördükleri vehmi ile anlamı tahrif ediyorlar. Melih Cevdet Anday’ın “Çok güzel şey” şiirinde anlattığı gibi “Yaşamak güzel şey doğrusu/ Üstelik hava da güzelse/ Hele gücün kuvvetin yerindeyse/ Elin ekmek tutmuşsa bir de/ Hele tertemizse gönlün/ Hele kar gibiyse alnın / Yani kendinden korkmuyorsan/ Kimseden korkmuyorsan dünyada/ Dostuna güveniyorsan/ İyi günler bekliyorsan hele/ İyi günlere inanıyorsan/ Üstelik hava da güzelse/ Yaşamak güzel şey/ Çok güzel şey doğrusu.” İşte buraya kadar anlatmak istediğim şey özetle şu: “Bakabiliyorsan; gör.” Hoşça bakın zatınıza…

---

* Jose Saramago, Körlük

Taş Gemi

“Ve

sabır

olmasaydı

yeryüzünde

bir gün

kalınabilir miydi

İlhami ÇİÇEK”

1- Cemil Meriç, bizim için kahramanlığı tarif etmiş: “Don Kişot olun. Tek hürmet ettiğim adamdır. Kaybedilmiş bir davanın bu kadar fedakâr bir kahramanı olabilir. “

2- İsmet Özel, bu kadar karmaşanın içinde çıkış yolunu tarif ediyor: “Yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmiyorsa, hiçbir yere varamayacağız demektir.”

3- Veysel İlhan ise durum tespiti yapıyor: “Aynı kitaba inanıyor, aynı kitabı okumuyoruz birkaç milyar kişi…”

4- İbrahim Çolak da insan yanımıza sesleniyor ve: “Yaylalara benziyor yüzün. Sis dağıldığında her yanın çiçek.” diyor.

5- Yeşil yol yapım çalışmaları devam ediyor. İlhan Çebi haklı olarak itiraz ediyor: “Rabbin arzına müdahale konusunda ilk tepki koyması gereken kişiler hâlbuki Müslümanlar olmalı. Tabi bencil, menfaatperest ve dünyevileşmemiş.”

Dağarcık

“ Şehir sünnettir, kent bidattir.

Kentleşme siyaseti tüm halka şöyle demekteydi: Gelin büyük kentlere yatırım yapın. Kentlerde büyüyen konut stoku küresel finans + yerel malikler + siyasetin “yatırım yapın” teklifinin ete kemiğe bürünmesidir. Bu kadar konut stoğu oluşması, halkın mezkûr teklife sıcak baktığını gösterir. Tarlasını (toprağı) satarak beton-demir=konuta yatırım yapmayı kabul eden bir zihniyet yüz yıl sonra evladının yaşayacağı toprağı kaybetmiş demektir. Birileri bunu dile getirmelidir. Konut mülkiyeti sanıldığı gibi mülkiyet hakkı değildir, yani toprak mülkiyeti değildir. Konut satın alan kişi hisseli bir arsa batağına girmektedir.”

(Lütfi Bergen, http://lutfibergen.blogspot.com.tr/2015/08/sehir-peygamberin-sunnetidir.html)

Not: Üzülme be Muammer Abi! Valilik, programınızı uygun görmemişse, sakıncalı bulmuşsa aslında bu bir onurdur. Resmi kafanın deşifresidir. Bu durumu bir nişane olarak tak göğsüne ve yürümene devam et. Rahatsızlık verdiğimiz için özür dilemiyoruz. Çünkü yine rahatsız edeceğiz. Hakkı söylemekten, hakikati aralamaktan başka derdimiz yok.