AKP’ni destekleyen medyacıların haline üzülüyorum. “Besleme basın”ın “yandaş medya” diye etiketlediklerinin çaresizliklerine, savunma güçlerinin yetersizliğine, “ancak bu kadar yapabiliyoruz”la tatmin olmaya çalışmalarına üzülüyorum, üzülüyorum.
Siz sanıyor musunuz ki; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın koşturmalarının hepsi planları dolayısıyledir. Hayır! Yandaş medyası oralarda olmadığı için gitmekte çoğu kez. Yandaş medyası söylenmesi gerekenleri bilemediğinden, hatırlayamadığından, akıl edemediğinden, söyleyemediğinden, her konuda ve her yerde yine iş Tayyip Erdoğan’a düşmektedir. “Gereğinden fazla konuşuyor” noktasına hızla geliyor olması bundandır.
Hani diyor ya Tayyip Erdoğan, “Menderes’e yaptıklarını bana da yapıyorlar!” Doğrudur, ama bunu, onun mu hatırlatması gerekirdi, yoksa her biriyle uçaklarda resim çektirdiği medyacılarının mı
Bir başka doğru olan daha var verilen bu örnekte. Tayyip Erdoğan keşke bunu da farketse idi.
Yandaşı medyanın, tıpkı Menderes’i tutan medya gibi olduğu... Fazlaları var, eksikleri yok. (Bu sayfalarda 27 Mayıs’tan önce yalandan ve samimiyetsiz bir üslupla kahraman Menderes yazanların, 28 Mayıs’ta idamı haketti canım, diye yazmalarının çok örneğini boşuna koymamıştık. Lâkin ne Tayyip Erdoğan okur, ne Tayyip Erdoğan’ın danışmanları okur, ne de görevlerini uçak yolculuklarında yakışıklı pozlar vermekle sınırlı sanan medyacıları okur.)
On iki yıldır iktidarda diyorlar AKP için. On iki yıldır başbakan diyorlar Tayyip Erdoğan için...
Hani canının derdindeki depremzedenin, orda kendini bulup, “Ben T.Talipoğlu, beni hatırladın mı ” diyen adama, “Doğrudur ağbi, inanırım...” demesi gibi, biz de inanıyoruz o oniki yıla... Çünkü biz de zedeyiz, AKPzede...
O oniki yılda bir savunma yazısı yazacak, bir savunma çizgisi çizecek bir insanın, bir delikanlının yetiştirilmesi çok mu zordu; yoksa imkansız bir şey mi idi
On yaşında olan bir çocuk, bugün yirmi iki yaşında oluyor ve taş atanlardan, ambulans yakanlardan değilse, olmamışsa, sadece seyirci oluyor. Hem de hiç okumadan, okuma ihtiyacı hissetmeden ve okumayan olmaktan bir rahatsızlık duymadan... Çok köşeli sanılıp da girilen yolların –beraber yürümek için yani– içinde medyaya çıkanlar olmaz mı
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, oynadığı dizileri dahi takip ederek, senin baban berberdi, usturayı nasıl tuttuğunu görmedin mi Sen yanlış tutuyorsun, dediği ma(h)alle arkadaşı, bugün neden iki tane savunma çizgisi çizmiyor, çizemiyor Yoksa taşınmamış mı idi o mahalleden Ama neden bütün Tayyipçiler onunla komşu olduklarını sanmışlardı. Özellikle İBB’ciler...
On iki yıl dedik. Her anına, durun bir bakın. Hangi kültür adamında bir emeği, bir teşviki var AKP’nin Yetiştirdikleri yegane kültürlü adam “Survivor” yarışmalarında kendini ispatlamakla öğünen bir tv kuşu. Hadi adını da yazalım ki, bilmeyen AKP’liler de katılsınlar gurur duyma kervanına: N.D.
Adam çaresiz. Bir avukata gider ve der ki: Filandaki alacağımı kurtar, yarı yarıya pay edelim.
Bir zaman sonra avukatın cevabı şöyle olur: Ben alacağımı aldım. Fakat seninki için ümitli değilim.
AKP taraftarı medyanın bu fıkrada hiç yeri yok. Ama herkes hatırlasın, T.Özal medyasının aynen böyle olduğunu. Her halükarda ihya olan ANAP medyası ve ortada kalan T.Özal görüntüsünü, bir danışmanı (tekme atmayanlar yani) Tayyip Erdoğan’a hatırlatmalıdır. Gerçi onlar da unutmuşlardır ve okumadıkları için bilmezler ama ama.. Tıpkı yandaş medyacılar gibi...
Yandaş medyacılarını konuşalım Tayyip Erdoğan’ın: Bir tekme olayı oldu Soma’da. Şaşkınlıktan mı, düşünce fakirliğinden mi, fanatiklikten mi bilmem, “Oh olsun!” “Ne güzel tekme!” “Ayağına sağlık!” gibi başlıkların altında döktürmüşler. Tahammülüm olmadığı için bizzat okumadım. Okuyanların yalancısıyım...
Her şeyi, illa savunmak kompleksi... Yeni mi çıktı Evvel yoğ idi
Halbuki, rahmetli Erbakan’ı ve arkadaşlarını çok yargılayan yazılar yazmışlardı... Hiç söylenmemiş sözlerini bahane ederek... Yani karşı mahallenin müfterilerine ortak olarak...
Bir düşünselerdi...
Solcu bir iktidarın danışmanı Y.Y. atsaydı o tekmeleri, o yakanın yandaş medyası nasıl yazardı, neler yazardı. Gerçi bu soruyu cevaplamak için de hayal gücünü geliştirecek okumalar yapmak gerek. Yani Tayyip Erdoğan’ın yandaş medyasına düşmeyecek vazifeler...
Başbakan’ın konvoyundaki bir araca tekme savuran bir protestocu, güvenlik güçleri tarafından pasif kılınmışken, tekmeleme eylemine mi girişti bir danışman
Solcu medyanın yazacakları bellidir. Danışmanları Y.Y.’yi yem mi ederler sağcılara(!)
“Başbakan’ımızın konvoyu alkışlar ve dualar arasında Soma caddelerinde ilerlerken, kendini bilmez ve fakat kimin tarafından kullanıldığı da bilinmez bir teröristin, konvoydaki bir araca tekme savurmaya kalkması, Soma halkını galeyana getirdi.
Acılarının gözyaşlarını içlerine akıtan Somalılar, caddelerde toplanıp bizzat Başbakan’ımıza yanında oldukları mesajını vermeye çalışırlarken, kameraların ve gözlerin görüş alanına bir tekmenin girmesi, insanlara birden acılarını unutturarak cevap verme isteğini oluşturdu.
İşte o anda orada, cadde boyundaki Somalıların yaşadıklarını anında gören ve gereğini yapan bir kahraman vardı. Sayın Başbakan’ımızın danışmanlarından Sayın Y.Y.
Hemen müdahale etti olaya. Güvenlik güçlerinin nötürleştirdikleri teröristin yanına giderek onu tekmeleyeme başladı. Çünkü biliyordu ki, o böyle yapmazsa, cadde ahalisi linç girişiminde bulunacaklar.
İşte o birkaç tekme, teröristi yerde kıvrandırdı ama, galeyana gelen haydi linç edelim, duygularını köreltti insanların. Herkesler sakinleşti.
Olayı sonra öğrenen Başbakan’ımız (adı herhalde Kılıçdaroğlu olacak... Masal bu ya...) danışmanı Y.Y.’yi kutlarken, biz basın mensuplarına da, işte ben böyle seçmesini bilen bir adamım; bakmayın siz seçimlerde Sarıgül’le yola çıktığıma... Bakışlarını fırlatıyordu.”
Başka neler yazabilirlerdi bu tekme olayı karşısında, karşı mahallenin kalemşörleri.
Mesela şöyle bir şey yazabilirlerdi.
“O danışmanın annesi konuştu: Benim Y.Y’em hamileyken beni de çok tekmelemişti. Herkes hoşgörülü olsun lütfen”.
Hoşgörü deyince tekmeciye atılanlar durur, tekmeler unutulur.
İşte böyle!
Bu yazı, neden muhalefet yapıyorsunuz, neden Tayyip Erdoğan’ı tutmuyorsunuz telefonlarının sahiplerine bir şeyleri anlatmak için yazıldı. Yani onlar için, onların güzel hatırları için birkaç saatliğine biz de Tayyip’çi medyacı oluverdik.
Okurlarsa anlayabilirler o telefoncular... Biz olursak işte böyle oluruz. Uçak pozcusu medyacıları kızdırmak pahasına...
Not: Bu yazıda adı geçen Somalılardan özür dilerim.
SON MENDERES
Bazı CHP’lilerin ağzında Adnan Menderes adı dolaşıyormuş. Merhum Adnan Menderes’in torunu Adnan Menderes’i cumhurbaşkanı adayı yapalım, diyorlarmış.
Adnan Menderes adından af dilemek noktasına gelmesi CHP’nin, sevindirici bir durumdur.
Yoksa, Aydın’ı ele geçirip CHP’lileştirdik. Adnan Menderes adını da ele geçirip CHP’lileştirelim, demek mi bu
– Adnan Menderes’i, Aydın’a ayrıcalık tanıdığı için astırdık, diyen T.Feyzioğlu’nun genlerini taşıyan M.Feyzioğlu’nun bugün CHP’de politika yapmaya çalışıyor olmasını, biz de bir Adnan Menderes asalım, günlerine gelmek şeklinde algılamak düşüncesine gelmeyiz. Hem bizim sözümüz DP’lilerin çocuklarınadır, DP geleneğinde yetişmişleredir.
Aydın Menderes’e sahip çıkmadınız. Torun Adnan Menderes’e sahip çıkmama gerekçeniz nedir CHP yapacak, siz hep bakacak mısınız
Aydın Menderes, “Mezara kadar” deyip RP’ne geldiğinde ve RP, Erbakan Hoca’dan sonra benimle devam edecek yoluna, kanaatini herkese verdiğinde, kim gitti de kışkırttı, bugün bir gömlek çıkarmakla hazıra konanları
T.Özal iki kere yalvarmıştı Aydın Menderes’e. Gel ANAP’ın başına geç, başbakan ol.
ANAP bir parti değildir, sizinle de çalışmam, demesi mi T.Özal’a Aydın Menderes’in, o kışkırtıcıyı da kışkırtan olay Malum ailesel ilişkiler..
1983 yılında Sultanahmet’te ilk defa dinlediğimizde Aydın Menderes’i, Hoca’mızın yanında olması için dua etmiştik bir grup arkadaş.
Sonrasında yaşananları herkes biliyor(mu) acaba
Aydın Menderes’in cenaze namazını kılmak için cami avlusuna gelen iki kişinin özellikle takip ettim görüntülerini. Şimdi ne düşünüyorlar Soruma cevap arıyordum yüzlerinde, bakışlarında...
Sanki pişman olduklarını gördüm gibi...
Neyse...
Bugün Adnan Menderes adının peşinde olan CHP, neden Aydın Menderes’in meclis başkanlığını desteklemedi de ANAP’lı oldu, Demirelci oldu, sorusunun cevabını daha fazla geciktirmeden vermelidir.
O günlerde Menderes’e sahip çıksaydı CHP, bugün nerede olurdu dersiniz
BİLEN BİLİR, BİLMEYEN “GAF” SANIR
Bir tv kanalı muhabirinin (Habertürk - Veyis Ateş), “Sekiz işçinin cesedine ulaşıldı” haberini verirken,
“Sayın seyirciler; iyi bir haberle, kısmen iyi sayılacak bir haberle, sekiz işçimizin daha cesedine ulaşıldı haberiyle programımızı bitiriyoruz...”
Demesini gaf yaptı, diye yazmış bazı kalemşörler. Hem böylece kendilerinin işçilerimizin yanında olduğunu bir kere daha vurgulamış olacaklar.
Suçlanan muhabirin bildiği, fakat suçlayıcıların bilmediği ne idi
Engin Ardıç yazdı. (Sabah Gazetesi - 18 Mayıs 2014 - Psikopat Muhalefeti)
“Bundan 22 yıl önce, 3 Mart 1992 günü, Zonguldak’ta grizu patladı. Kozlu kömür ocağında.
263 işçi öldü.
Aşağı yukarı Soma’yla aynı sayı.
Bazı cesetlere 1997 yılında ulaşılabildi.”
DERİN DEVLETE ÇALIŞTIM, BAHÇELİ DEVLET NE DEDİ
Devlet Bahçeli’ye kızanlar oldu. Niçin ziyaret ediyor Demirel’i Kapılara baksın dursun Güniz Sokak’taki evinde. Dediler...
Lakin, “Herkesi kucaklayacak, milletin tüm değerlerini taşıyan , kimseyi ayırmayan, dışlamayan, iyi yetişmiş, nitelikleri göz dolduran...” bir Cumhurbaşkanı istediğini Devlet Bahçeli’nin gazetelerde okuyunca... İyi yapmış, dedim içimden.
Düşünebiliyor musunuz Yukarıdaki şartları tek tek duyan Demirel’in halini
Devlet Bahçeli bunları ona söylediğinde, mutlaka doktorlar hayati müdahale etmiş, kalp mesajı filan yapmışlardır.
Demirel yaşamalıdır zira. Görmelidir milletin kendisini unuttuğunu ve onunla yaşadığı günleri hatırlamak istemediğini...
Çankaya üstüne “Destan”lar döktüren Yavuz Donat (Sabah Gazetesi - 13 Mayıs 2014) öyle bir yazmış ki, Ali Fuat Başgil olayını, insanın aklına o ünlü fıkra geliyor.
Hani okyanusta seyreden transatlantik yolcularından bir kızın tuttuğu notları okuduğumuz fıkra.
Birinci gün, ikinci gün derken, ne yazmıştı en son Tüm gemi yolcularını kurtardığını.
“Gençlerle başbaşa” öğütlerinden feyz aldığımız Başgil’in, moda deyimle söylersek, direnmiş olmasını çok isterdik. Diyelim ve maksadımızın bir Başgil sorgulaması olmadığını belirterek yaşanan o olayı inceleyelim, içine girmeye çalışalım.
Bugün resmen sorsak, generallerin bağlı olduğu kurumumuz Genelkurmay Başkanlığı’na! O generaller kimdi ve o gün öyle bir olayın olmasını (Tehdit) niçin istediniz
Alacağımız cevap sanıyorum şöyledir:
“Mevzubahis edilen olayla kurumumuzun bir ilgisi yoktur.”
Şimdi, cevap bulmamız gereken en önemli soru geliyor aklımıza.
– Peki, onlar kimdi
Bu sorunun cevabını aramaya çalışsaydık, bugün gazetelerde A.Özal’ın, “Babamın yanına gittim. İki general geldi, elime nasıl davranacağıma dair bir kitap verdi. Bana, Başbakanlık yaptırtmak istemiyorlar oğlum” diye anlattığı ve gazetelere yazdırdığı anıları okumazdık.
Ha, sahi T.Özal’a geldiği söylenen generaller kimlerdi Bu devletin ödediği maaş bordrolarında kayıtlarının olduğuna inanıyor musunuz
MEKTEP VE OCAK
Galatasaraylı bazı gençler, lüzumsuz bir rekabet hiss ile, Güneş kulübüne karşı taşkınlık etmişler; cam kırmış, kafa göz yarmışlar... Bir muharrir bunların aleyhinde yazmış.
— Vay sen misin Galatasaraylılara dil uzatan!
Akıllı fikirli, yaşlı başlı adamlar:
— Biz Galatasaraylılara söz söyletmeyiz!
Diye toplanmışlar, heyecanlı nutuklar söylemişler, yüksek makamlara şikâyet telgrafları çekmişler...
Bana kalırsa bunlar lüzumsuzdur.
Vakıâ Galatasaray çok kıymetli bir kültür müessisesidir, oradan çıkanların gönüllerinde mektepleri için kuvvetli bir sevgi bağı bulunabilir. Fakat bu duygunun böyle bir zümre tesanüdü haline gelmesi doğru mudur Galatasarayın diğer irfan müesseselerinden ayrı bir imtiyazı mı var
Eskiden vatan, milliyet duyguları bugünkü gibi değildi. Köy, şehir, menşe, meslek tesanüdü kuvvetliydi. Meselâ: Beyazıtta bir Bolulular kahvesi vardı. Ahçılar hep orada toplanırdı. Aralarına yabancı girdi mi iğri iğri bakarlar, hattâ kovarlardı bile... Çocuklar arasında da böyle idi: Aşağı mahalleliler, yukarı mahallelileri taşa tutarlar, sokaklarından geçirmezlerdi. Tulumbacılar arasında da bu vardı:
Beşiktaş takımı, Bebeklilerle karşılaşınca narayı basardı:
— Karada aslan, denizde kaptan, yaman gelir, yaman gider Haşan Paşa kulları!
Hemen sandıklar iner, usturpalar çıkar, kafa, göz yarılırdı.
Bugün buna lüzum yoktur, sanırım.
Galatasaraylılar arasıra toplansınlar, çay içsinler, pilâv yesinler, birbirlerini altı okka etsinler, fakat:
— Biz Galatasaraya dil uzattırmayız!
Diye nümayiş yapmasınlar.
Böyle olunca Vefalılar, Mercanlılar, Üsküdarlılar da aynı şeyi yapmaya kalkabilirler. O zaman mektebin yeniçeri ocağından pek farkı kalmaz!
Orhan Seyfi
Okuduğunuz bu yazının neşir tarihi 14 Kânunuevvel 1935’dir.
Bakmayın siz bu sayfalarda yıllarca yazan bizlerin dediklerinin, yazdıklarının dikkate alınmamasına. Yani biz Orhan Seyfi ile bir teraziye çıkamayız.
Çünkü o yazınca, olmuş.
Değişim işte bu! Neler, neler olmuş, diye şaşırıyorsunuz değil mi
Yani bugün buralara, iyi yerlere gelmiş olmamızı, öğüt verenlere ve bilhassa o öğütleri harfiyen tutanlara borçluyuz.
UZATMAK YA DA UZATTIRMAMAK
En çok konuşulanlar sıralaması yapılırsa, atılan goller mi, hakem hataları mı, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan yönetici demeçleri mi ilk sırayı alır
Bence Melo’nun dili konuşuldu, yazıldı.
Bir biz mi hariç kalalım.
Farkımız, savunmamız olsun.
Neden Melo’nun dili dışarıda diye soranlar, ağızları büyük büyük açık futbolcu resimlerini görmüyorlar mı Melo da işte öyle poz veriyor olamaz mı Dili mi O da onun unutkanlığı... Lafı mı olur
Ya da Melo o kadar koşmasına, enerji sarfetmesine rağmen terlemiyor olabilir. Terlemeyince de mecburen dil bulunduğu yerden dışarı çıkar. Niye konuşuluyor ki
Yahut bu durum, Melo’nun hafızalara kazınmak ve tarihe geçmek arzusundan da kaynaklanabilir.
Unutulmayacak oyun oynamasa da, unutulmayacak goller atmasa da, onun da hatırlanmak hakkıdır. O da bu hakkını böyle kullanıyordur.
Burak ceza sahalarında düşerse iyi, Melo dilini çıkarırsa kötü, olur mu böyle olur mu
Melo, diliyle birlikte Melo’dur.
Siz, hakemlerimizden iyi mi bileceksiniz
ANAMI HATIRLIYORUM
Anamı hatırlıyorum;
Belinde pazen bir şalvar.
Anamı hatırlıyorum;
Boynunda bazen bir şal var…
Anamı hatırlıyorum;
Konuşunca bal akan dil.
Anamı hatırlıyorum;
Konuşunca sözü kandil…
Anamı hatırlıyorum;
Alnında hep derinden iz.
Anamı hatırlıyorım;
Şefkati var derin deniz…
Anamı hatırlıyorum;
Her tavrında bir onur var.
Anamı hatırlıyorum;
Gözümde hala o nur var..
Ekrem Şama