Bağ Bozumu

Abone Ol

Ağustos ayı ömrünü tamamladığında havanın nemi, toprağın gamı ve dahi sıcaklığın etkisini koruması türünden geyikleri dinlemeden sonbahar gelir. Keman virtüözü olarak nam salmış Ağustos böcekleri henüz yükünü tutmadan, jübile yapıp hayranlarıyla vedalaşmadan mevsimin gitgide solan büyüsüne kapılır, yarın kaygısının yanına bile uğramaksızın nerede, ne şekilde olduğu bilinmeyen yuvasına çekilir. Onlar için geçerli ve gerekli temenni kışın sert çehresine maruz kalıp karıncanın kapısını çalmak zorunda kalmamaları için ‘Allah namerde muhtaç etmesin!’ duasıdır. Ki mevsim cümle mahlûkata, akıp giden ve rengi sararıp solmakta olan hayat gerçeğini hatırlatırken bir böcek çeşidinin sanatsal kaygılarını kim dert etsindir? Hem de kronik depresif yurdum insanı, belki içinde biriktirdiği her türden mazoşist duygusu dışarı taşmasın diye güftesi Türkân Ateş’ e, bestesi Necdet Tokatlıoğlu’na ait Muhayyer Kürdi şarkıya gömülüverir:

“Artık yeşerecek bir dalım yok / Yağmurlar yağsa da hoş yağmasa da / Üç günlük ömrümü bir günde yitirdim /  Yarınlar gelse de hoş gelmese de / …  / Paydos mutluluğa paydos artık / Kaderim gülse de hoş gülmese de…” Ömrün ve de onun yaşanmakta olan kesitinin sonbaharı yoğunca hüzün bırakır. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “ölmek zor” diye hatırlattığı Haziran’da, Ferdi Tayfur’un “ sana öyle hasretim” diye söylediği Temmuz akşamlarında, Attila İlhan’ın “beni koyup koyup gitme ne olursun” dediği Ağustos Çıkmazı’nda beklenen yağmur, saf serinlik, çoğunlukça rahmet, azınlıkça zahmet, gelmemiştir!

Böyle bakınca sonbahar, tepeden tırnağa romantizme kesen bir mevsimmiş gibi görünür. Oysa kendine tahsis edilen koskoca bir ay boyunca işlerin kesatlığına takılıp sezonu yolsuz geçiren Ağustos böceği gibi yaklaşmakta olan kıştan çekinen bir güruh bulunur. Ve çoğu insanın güz romantizmine uğramayan gönlü, henüz gelmemiş faturalarda, kurtlanmamış yiyecek aranma merkezi market reyonlarında, kulak tırmalayan pazar çığırtkanlarında, fiyatı gün gün artan ekmek tezgâhlarında takılır. Her müşkül durum biraz daha içte yaşanır, dışarı taşmaz. Taşarsa insan, yaşadığı sürece neye yaradığını anlamadığı özgürlüğünden de edileceğini bilir. Önünden çalınanlardan kalan hayat artıklarına boyun eğer. Boyun eğiş ki kazara aklını ve gönlünü kullanmaya kalkanın tahammül seviyesinin çok üstündedir. Dolayısıyla kaynamayan tencerenin deviremeyeceği iktidar bir yana, gıkını bile çıkaramayanların sofrasına kan doğrayan güçler ortalıkta fink atar.

Ahlâksızlığı berkiten bir suskunluk… Halktan hadsizce çalınanlara karşı bir dava gütmesi gerekirken güç doğrultusunca göçmenlerin ülkeyi terk etmesine dair tasarımlar yapan, planlar yürüten, söylemler üreten siyasiler… Kemalistlerin usturupsuzca uydurulmuş tarihine tav olup kıytırık bir memuriyet için kendilerine dönük saçma sapan soruları yanıtlamaktan gocunmayan; girdikleri sınav mesnetsiz iptal edilen, tekrar tekrar aynı sınava sokulup aynı eziyete maruz kalan ama çıt çıkarmadan, kuzu kuzu kendilerine reva görülen haksızlığı yutan öğrenciler, öğretmenler, bilumum memur adayları… Üstlerine atılı her suçu peşinen kabullenmiş görünen, yani fırsatçı, stokçu, kazıkçı, zamcı ve sair olmadığına dair sesi dahi duyulmayan, ses de çıkarmayan esnaf, sanatkâr, tüccar… Yaptığı işi hiçbir zaman yapamayacak olanların takdir ettiği ücretleri hak zannedip grevi, protestoyu, hak arayışını hadsizlik bilen işçi, işveren, işalan, işsatan… Ettiği masrafı çoktan unutup kendisine sosyal yardım niyetine dağıtılan yorgana ayak uydurmak için ayak parmaklarını kesmeye kalkan, ürettiği ürüne biçilen fiyatı alkışlayan çiftçi, çubukçu… Aldığı her bir zamda, sadece zammın yapıldığı ayda maaşıyla geçinebileceğini bilen, kalan aylar sürüm sürüm sürünen, en azından ihraç edilmediğine şükredip sürümden kazandığını sanan, haline isyan etmek ne kelime başındakileri tanrı bilip şükreden emekli, memur, amir… Hâsılı hiçbir sosyal gruptan ses çıkmadığı yerde elbette ekonomi uçmakta, memleket şahlanmakta, hainler yakınmakta, dış güçler ağlamaktadır.

Yaz biter, av mevsimi başlar. Pul pul balıklar tezgâhlarda arzı endam eder. Ve yaz boyunca ağaçlarda rüzgâr bulup hışırdamayan yapraklar usul usul sararır, solar, Yoğunoluklu taş işçilerinin el emeği göz nuru ördüğü kaldırımlarda uçuşur. Uzaklarda, çok uzaklarda bir eski radyodan Ferdi Tayfur seslenir: “Nasıl da geçiverdi koskoca bir yaz mevsimi / Sonumu bile bile yakmışım kendi kendimi…”