Babamı seviyor muyum?

Abone Ol

Hiç düşündünüz mü Babanızı seviyor musunuz Hemen "İnsan velinimet i olan babasını sevmez mi" diyerek burun kıvırmayınız, gerçekten şöyle bir düşününüz. Niçin seviyorum, ya da babamı sevme konusunda sorunlarım var mı Benim de bu hususu düşünmeme bir arkadaşımın "Babamı seviyor muyum " sorusu / öz eleştirisi sebep oldu. Sorular ve sorunlar bir kenara atılmamalı, tersine soru ve sorunların üzerine giderek çözümler üretilmelidir. Meselâ ben babamın çalışkanlığına, çocukları üzerindeki özgeci hâmiliğine, inanç konusundaki kararlı uygulamalarına hayranım.

İnsan ilişkileri insanın kendisiyle başlar ve hale hale çevreye doğru yayılır. En yakın çevrede de aile dediğimiz kurumu oluşturan anne, baba, abi, abla ve kardeş vardır. Bunların her biriyle iletişimimiz nasıldır "Herkes üzerine düşeni yapıyor mu " sorusundan önce, "ben"den başlayarak yürümek daha sağlıklı sonuçlara götürür insanı... Çünkü "ondan" başlamak sorumluluktan, görevden kaçış olduğu gibi, aynı zamanda sorunu çözümsüzleştirir. Ben anneme, babama, ablama, abime karşı nasıl bir tavır içindeyim Ben, ben olarak "sevgi okları"nı mı, "sorun okları"nı mı üzerime çekiyorum

Şimdi merkezin dışına çıkıp konuyu biraz da çevreye doğru yayalım. En dar çerçevede birçok insan, aile ortamındaki karşılıklı ilişkilerden şikâyet eder. Bu yüzden insan ilişkileri konusunda, üzerinde en çok konuşulan, tartışılan hususlar, en sorunlu konuları oluşturuyor. Söz gelimi iletişim, empati, uzlaşı, "konsensüs", hatta bunların toplamı olan "insan olma", bunun da eylemleşmesi "medenî oluş" ya da "medeniyet" hep sorunlu konulardır. Herkes kendi anladığı, ya da özlediği kuralları, hatta yaşam biçimini tek doğru gibi görüp, bunlara uyulmasını; uyulmaması halinde de, elindeki maddî ve manevî güçleri tehdit olarak kullanmayı "medeniyet" sayıyor.

Başı boşluğun egemen olduğu dünyamızda âlimi cahili, zengini fakiri, öğretmeni öğrencisi, dinlisi dinsizi, yöneteni yönetileni herkes kendine göre bir yol tutturmuş gidiyor. Herkes kendi bildiğini, öğrendiğini, anladığını doğru kabul ediyor. Hatta bir anda bakıyorsunuz, alan genişletiliyor demokrasi, cumhuriyet, laiklik, vatan "elden gider" hale getiriliveriyor.

Bu söylemler çerçevesinde bazı kimseler "devlet"i kutsarken, başka birileri devletin "vatandaşlar" için, millet için var olduğunu söylüyor. Millet için var olan, ya da milletin kurduğu bir örgüt olan devlet kutsanıyor; milletin dışında, milletin üstünde, millete egemen bir aygıt haline dönüşüyor / dönüştürülüyor. Karşımıza ne olduğu belli olmayan "kamusal alan" diye bir kavram çıkarılıyor ve burası "millete yasak alan"a dönüşüyor. Oysa gidemediğiniz, göremediğiniz yer sizin değildir. Ne yazık ki gitmesek de, görmesek de o yer bizim yerimizdir mavalı insanların dilinde pelesenk haline gelmiştir. Bir askerî söz vardır, "Tepelere hâkim değilseniz, ovalara hâkim olamazsınız." Tepesiyle, ovasıyla her yer milletindir. Millete yasak olur mu O zaman millet olur mu Böyle bir durumda da devlet ceberut bir babaya dönüşüyor. Nereden nereye geldik

Babamı seviyor muyum

Temmuz sıcağını serinleştirmek maksadıyla deniz kenarında, çam ağacının altında, püfül püfül esen rüzgârın sağladığı ferahlık içerisinde bir arkadaşımla çay sohbetini çay renginde sürdürürken, konular çeşitleniyor ve değişik boyutlar kazanıyordu. Bütün güzelliği ve içtenliği ile lafın belini kırmaya devam ediyorduk. Bir an geldi, arkadaşım kendinden, kendi geçmişinden de söz etmeye başladı. Şu anda içinde bulunduğu nimete şükür sadedinde olsa gerek ki çektiği sıkıntıları dile getirdi. Nereden nereye dercesine Daha gerilere gitti, babasının himayesinde olduğu dönemler geldi gözünün önüne... "Çocukluğu ve çocukluğumu yaşayamadım" dedi. "Biz sekiz kardeştik, babam bizi çocukken hiç boş bırakmazdı. İş olsun diye iş yaptırırdı. Bir şeyi yaptırır, bozdurur, tekrar yaptırırdı. Meselâ bahçedeki taşları bir yerden başka bir yere taşıtır, sonra tekrar eski yerine getirtirdi. Bu yüzden bir çocuk olarak kendime ait bir zamanım yoktu, arkadaşım bile olmadı.

Babam abilerinden çok çekti, babama yapılan haksızlıkları biz görüyorduk, fakat o görmüyordu. Sanki onların yaptığı haksızlıkların acısını bizden çıkarıyordu. Geriye baktığımda, babamla ilgili sevinebileceğim bir anım yok hatırıma gelen..." diyordu.

Devam etti anlatmaya... "Okudum, üniversiteden mezun oldum, artık benim de bir işim, aşım olacak sevinci içindeydim. Doğduğum yerden çok uzak olan İstanbul da göreve başlayacağım için, yol parası lâzım, maaşımı alıncaya kadar geçinmek için para lâzım... Böyle bir durumda babam bana sadece yol parası verdi, onu da borç olarak Anlatamadığım birçok şey var. Fakat şunu itiraf etmekte sakınca görmüyorum, çok acı çektim, çok sıkıntı çektim, gerçekten acıların çocuğu idim ben... Bütün bu olumsuzluklar beni kamçıladı, bu yüzden olsa gerek ki çok çalıştım, daha sonra babamın borç olarak verdim dediğini fazlasıyla geri verdim, o da aldı

Babam çok sağlık sorunu yaşadı, hâlâ da yaşıyor, kalp, tansiyon, şeker gibi her türlü hastalığı bünyesinde barındırıyor. Bir evlât olarak üzerime düşen her görevi yerine getirdim ve getiriyorum. İstanbul a getirdim, ameliyat ettirdim, maddî ve manevî görevlerimi yaptım ve yapıyorum. Öksürse yanına koşarım, saygıda asla kusur etmiyorum. Bütün bunlara rağmen "Babamı seviyor muyum " dediğimde içimde sevgi adına bir şey kımıldamıyor. Ona üzülüyorum."

Bu sohbeti yaptığımız günün ertesi sabahında bir telefon geliyor ve baba hastaneye zor yetiştiriliyor, şuurunu kaybetmiş bir vaziyette doktor kontrolünde yatıyor Arkadaşım tatilini yarıda kesiyor, pür telâş uçağa atlayıp "babasına" koşuyor

Bugünü yaşarken, yarını, ileriyi düşünmek buna denir. Masanın önündeyken bir gün arkasına da geçeceğini hatırdan çıkarmamak ve ona göre hareket etmek

Gençlikte yaşlılığı düşünmek, sağlıkta hastalığı düşünmek, dünyada öteyi (âhireti) düşünmek, yani dengede olmak Düşünmeye değmez mi, "Babamı seviyor muyum " sorusu...