Baba–oğul beddua ediyorsa, bu çaresizliğin itirafıdır

Abone Ol

Bugünkü yazım aslında İran üzerine olacaktı.
Takip ettiğim Alman gazetelerini inceliyor, Ortadoğu’da İran üzerinden kurulan yeni gerilim hatlarını okumaya çalışıyordum. Notlarımı almış, başlığımı zihnimde netleştirmiştim.

Ama sonra, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın cuma namazı çıkışı Gazze hakkında yaptığı açıklamayı duydum.
Ve o an, kelimenin tam anlamıyla kafam allak bullak oldu.

“Yardım etmemize Netanyahu müsaade etmiyor.”

Bu cümleyi duyduğumda,
üzerime kaynar su dökülmüş gibi hissettim.
Bir an durdum.
Bir daha dinledim.
Bir daha düşündüm.

Çünkü yıllardır AK Parti seçmenine söylenen şuydu:
“Erdoğan ümmetin lideridir.”
“Dünya lideridir.”
“Dünyaya nizam verir.”

Ama bugün gelinen noktada,
Gazze’ye bir konteyner yardım gönderebilmek için bile
Binyamin Netanyahu’ndan izin beklendiği,
bizzat Cumhurbaşkanımız tarafından söyleniyorsa;

orada artık sadece bir dış politika sorunu yoktur.
Orada iktidar iddiasıyla gerçeklik arasındaki derin uçurum vardır.

İşte o an kendi kendime şunu söyledim:
“Neyse, İran yazımı yarın yazarım.”

Çünkü bu cümle bekleyemezdi.
Bu cümle, konuşulmadan geçilecek bir cümle değildi.

Bir ülkede iktidar, konuşmak yerine bedduaya sarılıyorsa;
orada mesele artık dış politika değildir.
Orada mesele, yönetememe krizidir.

Manşetlere bakıyoruz.
Biri köprüde konuşuyor.
Biri cuma namazı çıkışı mikrofonların önünde…

Biri “eşkıya” diyor.
Diğeri “Firavun”.

Biri beddua ediyor.
Diğeri “hesap verecek” diye haykırıyor.

Baba–oğul…
Aynı öfke, aynı dil, aynı refleks.

Bu tablo bize şunu gösteriyor:
Söz çok. Yetki var. Ama etki yok.

Çünkü beddua, gücü olanın dili değildir.
Beddua, eli kolu bağlı olanın sığınağıdır.
Beddua, adalet üretemeyenlerin son cümlesidir.

Burada durup açıkça söylemek gerekiyor:

Olmadı Sayın Cumhurbaşkanım…

Bu millet sizi beddua edesiniz diye desteklemedi.
Bu millet sizi,
“Zalime söz geçirebilesiniz” diye destekledi.

Şimdi hafızamızı tazeleyelim.

1974’te Türkiye’de iktidarda
Necmettin Erbakan ve
Bülent Ecevit vardı.

Türkiye, Kıbrıs’ta garantör ülkeydi.
Mazlumlar katlediliyordu.
Diplomasi tıkanmıştı.
Söz bitmişti.

Ne yaptılar?

Miting yapmadılar.
Kürsülerde bağırmadılar.
Beddua etmediler.

Karar aldılar.

Gemiler çıktı.
Uçaklar havalandı.
Asker sahaya indi.

ABD ambargo uyguladı.
Avrupa sırt çevirdi.

Türkiye ne dedi?

“Bu bedeli öderiz.”

Çünkü o gün iktidar,
bedel ödemeyi göze alan bir iktidardı.

Bugün Gazze’de tablo ortada.

On binlerce sivil ölü.
Çocuklar enkaz altında.
Hastaneler bombalanıyor.
Bir halk, dünyanın gözü önünde yok ediliyor.

Biz ne yapıyoruz?

Mitingler…
Sert manşetler…
Cuma namazı çıkışı beddualar…

Ve ardından gelen itiraf:
“Yardım etmemize Netanyahu izin vermiyor.”

Bu cümle,
bir diplomatik şikâyet değildir.
Bu cümle, iktidarın elinin kolunun bağlandığının itirafıdır.

Şimdi şu soruyu sormak zorundayız:

Gazze’ye bir konteyner insani yardımın bile girmesine izin vermeyen İsrail,
nasıl oluyor da Filistin’e
binlerce ton demir, çelik, kereste, çimento gönderilmesine izin veriyor?

Üstelik bu iddia muhalefetin değil.
“İsrail’le ticaret yok, gemiler Filistin limanlarına gidiyor”
diyen AK Parti milletvekillerinin kendi sözleridir.

O hâlde sormak zorundayız:

Abluka altındaki bir coğrafyaya,
İsrail’in izni olmadan
bu kadar mal nasıl giriyor?

Eğer giriyorsa,
bu ticaret kiminle yapılıyor?
Eğer girmiyorsa,
millet neden yanıltılıyor?

İnsanın diline şu geliyor:

SİZİ GİDİ SİZİ…

Şimdi açık konuşalım.

İktidar miting yapmaz.
İktidar slogan atmaz.
İktidar beddua etmez.

İktidar karar alır.

İktidar gerekirse ticareti keser.
İktidar gerekirse limanları kapatır.
İktidar gerekirse bedel öder.

Bedel ödemeden,
mazlumun yanında durulmaz.

Filistin davası,
yüksek sesle bağırma yarışı değildir.
Filistin davası;
ticarette, diplomaside, yaptırımda ve cesarette sınanır.

Ve artık sahada şu cümle daha sık duyuluyor:

AK Parti seçmeni açık ve dürüstçe şunu söylemeye başladı:

Biz bu hareketi, mazlum için risk alsın diye destekledik.
Mazlum için bedel ödesin diye destekledik.

Ama bugün gelinen noktada görüyoruz ki;
risk alınmıyor,
bedel ödenmiyor,
yerine bol hamaset, bol slogan ve bol beddua üretiliyor.

Artık kandırılmak istemiyoruz.
Artık vicdanımızı oyalayan cümlelerle yetinmek istemiyoruz.
Artık “yüksek sesli ama sonuçsuz” siyasetten yorulduk.

Ve bu yorgunluk,
sessiz ama kararlı bir tercihe dönüşüyor:

Hamasetten bıktık.
Kandırılmaktan bıktık.
Mazlum için bedel ödemeyen iktidar dilinden bıktık.

Bu yüzden bugün birçok insan,
öfkeyle değil; istikametle şunu söylüyor:

Mazlum için bedel ödemeyi göze alan bir siyaset arıyoruz.
Beddua değil, karar istiyoruz.
Slogan değil, tutarlılık istiyoruz.

Ve bu duruşu bugün
Saadet Partisinde görüyoruz.

Bu bir öfke tercihi değildir.
Bu bir ahlak, vicdan ve istikamet tercihidir.

Çünkü artık çok iyi biliyoruz:

Mazlumun ahı,
beddua cümleleriyle değil;
adaletli ve cesur kararlarla yerini bulur.

Beddua eden değil,
bedeli ödeyen kazanır.