Az gelişmiş ülke ekonomisti!

Abone Ol

Son dönem Osmanlı aydınında ve günümüz Türk aydınında şöyle bir defo var gibi. Kendisini bu toprakların, hatta bu coğrafyanın, yani Ortadoğu’nun, genel anlamda da Doğu’nun, az gelişmiş ülkelerin bir ferdi gibi görmemek, her fırsatta Batılı bir düşünüşle kendisini ifade etmek, tanımlamak zorunda kalmak. Topluma dair eleştirisini yaparken, bir türlü oryantalist, yani Batı’nın bakış açısından kendisini kurtaramamak. İçe bakışını bu gözle yapınca, düşünüşünde Batı’nın kavramlarını kullanıp bu toprağın sorununa çare bulmak isteyince, ister istemez çuvallıyor, üretemiyor.

Kendi dünyamızdan imal etmediğimiz, tersine tamamen yapay ve ithal olan kavramları benimseyen aydınımız, eli kalem tutanımız, ister istemez kavram kargaşasına ve kafa karışıklığına maruz kalıyor. Bu toprağın, bu coğrafyanın çözümüne Batı kafasıyla yaklaşıyor ve çözüm bulmaya uğraşıyor. Haliyle hem içinde bulunduğu topluma yabancılaşıyor, hem de derde deva olamıyor.

Mimar Cengiz Bektaş’ın “az gelişmiş ülkenin mimarı” sözü, genele uyarlanabilir aslında. Bizim aydınımız da, mimarımız, ekonomistimiz de “az gelişmiş ülkenin”dir sonuçta. Cengiz Bektaş, bu tanımlamayı yaparken, “Az gelişmiş ülkenin mimarı, küreselleşmenin bir aldatmaca olduğunun ayrımındadır. Dışarıdan aktarmacılığa, dışarıdan gelen tasarımların imzacılığına’ karşıdır” diyor. Bu ifadelerdeki “küreselleşme” yerine “emperyalizm” koysak, son 200 yıldır yaşadığımız durumu özetleyebiliriz. “Dışarıdan aktarmacılık” ifadesini “Batı’nın kavramlarıyla düşünmek, konuşmak” olarak yorumlarsa, yaşadığımız çaresizlik anlam kazanır.

Daha “sağ” nedir, “sol” nedir, toplumdaki karşılıkları sahici midir, sınıflara göre bir ayrım bu toplumda var mıdır, yok mudur adam akıllı tartışılmış değil. Siyasette gözlemlediğimiz bu “aktarmacılık”, tüm diğer alanlarda da vardır. Bektaş, bunun mimaride de olduğunu söylüyor aslında yukarıdaki tespitleri yaparken.

Düşünce alanında da bunun böyle olduğunu ithal kavramlarla haşır neşir olmamızdan, bunları kendimize araç seçmemizden biliyoruz. Bu “aktarmacılık” durumu veya kendini “az gelişmiş ülkenin ferdi” görmeme hali, ekonomistlerde de var. Dikkat edin ekonomistlere, genelinde bir piyasa ağzı, genelinde bir küreselleşmeden yana tavır dikkat çeker. Misal, piyasalardan bahsederken “artarız, azalırız” tarzında bir sahiplenme varken, ekonominin en temel aktörü ve tarafı olan insan, yani işgücü, emek sahibi söz konusu olunca hep “3. Tekil şahıs” ağzı devreye girer. Bu kafa yapısı kendisini, kavramlarını ve doğrularını ithal ettiği küreselci dünyanın bir ferdi gibi görmeyi tercih eder maalesef.

Üniversitelerimizdeki iktisat eğitimi de hakim görüş olan kapitalizmin bakış açısından bir çerçeve çizer ve aslında “küçük kapitalistler” yetiştirir. Öğretim kadrosu sosyalist olan bir üniversitede, hocalardan birinin “görüşüm zıt olsa da burada kapitalizm öğreteceğiz” demesini hatırlamamak elde değil.

Gelişmiş, kapitalist ülkeleri taklit eden küçük burjuvalar boldur aslında “az gelişmiş ve gelişen ülkelerde”. Burada bir kendini inkar vardır, kendi gerçekliğini, kendi coğrafyasını inkar söz konusudur. Batılı kafaya göre bakarsanız, Doğu geridir, iptidaidir, uygarlıktan uzaktır ve Batı’dan öğrenecek çok şeyi vardır. Bu aşağılık kompleksiyle donanan kafalar, elbette kendisini “az gelişmiş veya gelişen ülke ekonomisti” olarak görmez, göremez. Kendisi gördüğü rol, Batılı zihniyetin “az gelişmiş veya gelişen ülke temsilcisi”dir muhtemelen.

Dünyayı bu kategorik kafayla Batı-Doğu diye ayırır ve aynı çarpık zihniyetle Batı’yı ileriliğin ve uygarlığın, Doğu’yu ise gerilik ve iptidailiğin numunesi sayarsanız, ister istemez Batı’nın zulüm ve sömürü sistemini de kabullenirsiniz. Okullarda okutulan iktisatta, “kar ve fayda maksimizasyonu esastır” diye öğretilirken, Doğu’nun bilgeliği yoktur mesela. Hiçbir iktisat bölümünde “aza kanaat etmek” veya “komşusunu batırmaya çalışmak değil de onun da siftah etmesini istemek” diye bir şeye rastlayabilir misiniz

Kendi doğrularımızı değil de yapay ve ithal doğruları kutup yıldızı edindiğimizden aşağılık kompleksinden kurtulamadığımız gibi, ne uzuyoruz ne de kısalıyoruz.