Aynı dili konuşup anlaşamamak!..

Abone Ol

Zihinsel karmaşamız mı kavram karmaşasına yol açıyor yoksa kavram kargaşası mı zihinsel bulanıklığa sebep oluyor bilemiyorum ama, aynı dili konuşuyor olmamıza ya da konuştuğumuzu sanmamıza karşılık  toplum olarak anlaşamadığımız da kesin. Bu arada karşılıklı zıtlaşmadan kaynaklanan birbirimizi ısrarla anlamak istemeyişten kaynaklanan bir karmaşa da söz konusu olabilir ama, bu çocukça bir durum ortaya çıkartır.  Kelli felli, makam ve ünvan sahibi kişilerin birbirlerini anladıkları halde anlamıyor görünmelerini söylemek ağır bir nitelendirme olur. Elbette bu kargaşaya kelime ve kavramlara farklı anlamlar yüklemek sebep olabilir. Ancak temel kavramlara hiç olmazsa herkesin aynı şekilde anlayacağı bir tarif ya da anlam yüklemek gerekiyor. Aksi halde aynı dili kullanan insanların bir sağırlar diyaloğu yaşamaları kaçınılmaz oluyor. Bu yol ise giderek toplumu tehlikeli bir noktaya doğru sürüklüyor.

Bu bakımdan vakit geçirilmeden demokrasi, laiklik, inanç ve düşünce özgürlüğü gibi temel kavramlara ortak bir tarif getirmek mecburiyeti vardır. Çünkü, bu kavramlar evrenseldir ve dünyanın neresinde olursa olsun ifade ettikleri mana değişmez. Eğer değişiyor ya da değiştiriliyorsa bu evrensel değerlerin bir takım siyasi ve ideolojik yaklaşımlara feda edildiği anlamı ortaya çıkar. Eğer bir demokrasi kavramı ülkeden ülkeye, insandan insana değişen bir içeriğe sahipse ortak bir demokrasi anlayışı ve kültüründen söz etmek mümkün olmaz. Aynı şekilde laiklik, inanç ve düşünce özgürlüğü gibi kavramlar da kişiden kişiye değişik anlamlara gelebilecek olurlarsa ve birileri rejimi korumak adına düşüncesini açıklayan kişiyi, devlete karşı suç işledi diye nitelendirip, ipe kadar götürebilir. Böyle olunca da bu kavramlar güç karşısında anlamını yitirir, evrensel değerler olma özelliğini kaybeder. Sanıyorum üzerinde anlaşmamız, ortak bir anlamda buluşmamız gereken bir diğer kavram da devlettir. Artık devletler insanların huzur ve mutluluğu için mi oluşturulmuştur, yoksa insanlar devlet için vardır, gerektiğinde devlet için kişinin tüm hakları elinden alınabilir mi tercihini belirlemek durumundayız. Eğer devlet kutsal bir varlık ve bu kutsal varlık için insanlar feda edilebilecekse o zaman devletin var oluş sebebi ortadan kalkmış, insanlar kendi kendilerini yok ettirecek, hak ve özgürlüklerini iptal eden bir organizasyona evet demiş olurlar. Bana göre bunun mantığı olamaz. Çünkü, insanın olmadığı yerde devletten söz etmenin anlamı olmaz.

Söz gelimi bu ülkede hem güçler ayrımından söz edilip, güçler birbirlerinin alanına giriyor, birbirlerinin yetkilerini kullanıyorsa  ve bu yetki kullanma zamana ve şartlara göre yön değiştirebiliyorsa oturup bu kuvvetler ayrımının da ortak bir tarifinin yapılması gerekiyor.

Bir yandan egemenliğin millete ait olduğu, bu yetkinin milletin seçtikleri eliyle kullanılacağı söylenirken, ortaya yetkinin paylaşılmış olduğu görüntüsü çıkıyorsa sanıyorum hem kafa karışıklığı hem de kavram karışıklığını birlikte yaşıyoruz demektir.

Elbette her şeyin  belirsizliğe bilerek terk edilmiş olabileceği de akla gelmiyor değil. Çünkü biliniyor ki bu ülkenin kendilerine aydın denen bir kesimi bu millete hiçbir zaman güvenmedi ve milleti güdülmesi gereken bir sürü gibi gördüler. Yoksa bir yandan egemenliğin millete ait olduğu söylenip, hükme bağlanırken öbür yandan bu hakkın milletin vekilleri tarafından kullanılmasına bir takım açık ya da gizli engeller çıkartılıyorsa sanırım olay kavram kargaşasının da ötesine geçer. Ve bu millet iradesine müdahalenin sadece kavram kargaşasından ortaya çıkmadığı siyasi ve ideolojik yaklaşımların önemli rolü olduğu görülür. Bu noktada yapılması gereken ise  bir takım kavramların siyasi ve ideolojik yaklaşımlarla eğilip, bükülmesine, çarpıtılmasına engel olacak düzenlemenin acilen yapılması gerekiyor. Bunun yolu ise yeni bir sivil anayasadır.  Bu iş yapılırken de bazılarının kendi iktidarlarını sürdürebilmek için, "Yeni bir anayasa ancak Kurucu Meclis tarafından yapılabilir" gibi iddia ve yorumların bir kenara itilmesi gerekiyor. Çünkü, milletin seçtiklerine yeni anayasaya yapmayı çok görüp de darbelerin arkasından darbecilerin arzusuna göre oluşturulmuş Meclis e vermek daha işin başında olayın tamamen ideolojik olduğu, şu yada bu şekilde devletin önemli kurumlarında yer almış olanların kişisel tercihlerini tüm yasalar ve Anayasanın üzerinde görmeleri anlamına gelir ki, bırakın demokratik bir ülkeyi, normal seyrinde yürüyen bir ülkede bile buna izin verilemez.