Aynanın gösterdiği

Abone Ol

Bir nesne olarak aynanın varlığıyla bir nesne olarak üstlendiği işlev bütünüyle derin bir farklılık gösterir. Varlığı nötr bir niteliğe sahiptir ve edilgin durumdadır. İşleviyse, kendi dışındaki nesnelerin varlığını oldukları gibi belirginleştirip yansıtır. Onları var kılmaz, var olduklarını gösterir.

Stendhal (1783-1842), edebiyatın yeni bir anlatım biçimi olarak romanı aynaya benzetirken, aynaya mı, yoksa romana mı vurgu yapmış oluyordu? Kastettiği neydi? Roman, yeni bir anlatım biçimi ya da edebiyatın yeni bir türü olarak hemen kabul edilmiş, coşkuyla karşılanmış değildi. Aksine, bizzat Stendhal’ın Kırmızı ve Siyahı’nda olduğu gibi insan ve toplumu ele alıp anlatması, bunlar hakkında sürüp gelmiş kavrayışa, anlayışa, yerleşik değerlere ve yargılara aykırı yaklaşımlar, görüşler, bakış açıları ortaya konuluyordu. En basitinden, yaşanmakta olan, ama ahlak ve örf ve adet ölçüleri bakımından yadsınan olaylar, durumlar, edebiyat gibi insanın yüce etkinliğinin kapsamı içinde “roman” olarak adlandırılan bir yöntem ile anlatılıyordu. Bu doğru muydu?

Aslında, insan ve topluma ilişkin kimi davranışlar, tutumlar, duygu, istek, tutku ve düşünceler, sanat ve edebiyatın varlığını oluşturan temalar olarak daima ele alınmışlardı. Ancak bunların ele alınıp ortaya konulmasında gözetilen bir takım ölçüler ve değerler öncelikli olarak varsayılıyordu. Edebiyat ve sanat varlıklarını ve işlevlerini bu ölçü ve değerlere göre belirlemek durumunda düşünülüyordu. Gerçi, bu ölçü ve değerlere rağmen, sanat ve edebiyat eserlerinin ortaya konulmasında aykırılıklar, karşı çıkışlar, çatışmalar vb birer sorun oluşturabiliyorlardı. İnsan ve toplumdan önce, bu türden sorun oluşturan eserler hakkında değerlendirmeler, yadsımalar ve yargılar birtakım iktidarlar, güçler ve kurumlar tarafından belirleniyor, ortaya konuluyor ve uygulanıyordu. Dolayısıyla hem sanat ve edebiyatın, hem insan ve toplumun alan sınırları, varlık ve değerleri korunabiliyordu. En azından görünüşte böyle bir düzenek vardı ve bu başlı başına bir güvence anlamına geliyordu.

Buna karşılık, Stendhal’in romanı “yola tutulmuş ayna” metaforu, sanat ve edebiyatın varlığını, anlamını ve işlevini yeni bir temele oturtarak kurgulama anlayışına işaret eder. Ayna nasıl varlığının belirgin niteliği nötr olarak tanımlanabiliyorsa, roman, aynı zamanda sanat ve edebiyat da böyle bir konuma yerleştirilebilir mi? Belki ilk bakışta ve aynanın varlığını böyle kavrayan biri açısından ayna salt bir nötr yansıtıcı şeklinde kurgulanabilir. Bu anlayışa dayanan sanat ve edebiyat akımlarının bulunduğu bilinmektedir. Aynı düzlemde ve yönde olmasa da, sanatın varlığı ve mahiyeti üzerinde ortaya çıkan kavrayışlardan bir olan “sanat, sanat içindir” anlayışı burada hatırlanabilir. Kuşkusuz önemli mahiyet farkı da vardır.

Stendhal’ın ayna mteaforunu, salt sanatın ve edebiyatın sınırları içine kapatılarak anlamak, tanımlamak, yorumlamak ve değerlendirmek yetersiz kalır. Üstelik temel bir yanlışı örtmek gibi vahim bir tavrı meşrulaştırıcı sonucu doğurabilir. Burada söz konusu edilmesi gereken, sanat ve edebiyatın, insanın temel zihni etkinliklerinin görülmedik bir tarzda dönüşüme uğrayıp değişim geçirmiş olma olgusudur. Tanrı ve evren, varlık ve doğa, doğa ve insan, insan ve toplum, toplum ve devlet, iktidar ve birey vb. konular ve sorunları bütünüyle farklı bir düzlemde kurgulanmaya başlanmıştır. Bütün bunların bilgisi ve yöntemi, geçmiş bilgi ve yöntem kavrayışından farklıdır. Sanat ve edebiyat da doğal olarak farklı bir mahiyet, anlam ve biçim almak durumundadır. Rönesans humanizmasından Fransız Devrimi’ne uzanan çizgide bütün bu olguları gözlemlemek gerekir. Stendhal’in aynası bu metafor bağlamında romanı kurgular. Bir ipucu olması bakımından onun, “Her gün CodeNapoleon’dan bir sayfa okuyorum” ifadesi uyarıcı bir niteliğe sahiptir.