Halk arasında ariflerin ferasetiyle süzülüp bugüne gelen, her kelimesi bir balyoz gibi yerine oturan meşhur bir deyimimiz vardır: “Dinime küfreden bari Müslüman olsa!” Bu söz, sadece bir sitem değil; aynı zamanda bir tutarsızlığın, bir yüzsüzlüğün ve kendi kusurunu görmeden başkasına ayar vermeye kalkanların suratına çarpılan ilahi bir tokattır. Son günlerde bakıyoruz ki; siyasetin tozlu raflarından inen, geçmişi şaibelerle, vefasızlıklarla ve "kardeş eti yemekle" dolu bazı eski bakanlar, dillerine "Millî Gazetecileri" dolamışlar. Haddini aşan ithamlar, nereye gittiği belli olmayan suçlamalar ve sanki kendi geçmişi bembeyazmış gibi kesilen raconlar… Oysa bu zatın kurduğu her cümle, savurduğu her hakaret aslında bir itirafname niteliğinde. Söylediği her sözde adeta aynaya bakıyor ve kendi ruhunun derinliklerindeki o karaltıyı tarif ediyor. Yahu siz değil miydiniz, daha dün denilecek kadar yakın bir geçmişte bu davanın çilesini çekmiş, ömrünü bu yola vakfetmiş isimlere en ağır bühtanları atanlar? Kamuoyunun hafızası henüz taptaze. Saadet Partisi’nin bir önceki genel başkanına reva görülen o çirkin iftiralar, o akla ziyan karalamalar hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. Şimdi kalkmış, aynı ağızla Millî Gazete’nin onurlu kalemlerine, bu davanın sarsılmaz savunucularına ders vermeye kalkıyorsunuz. Kendini savunurken batıyor, battıkça hırçınlaşıyor; üstelik bir de "tereciye tere satar" gibi bu insanlara hak, hukuk, adalet ve ahiret hesabı dersi vermeye yelteniyor. Aklıselim sahibi her insan, bu trajikomik tablo karşısında acı bir tebessümle şu soruyu soruyor: Siz kimi, kiminle korkutuyorsunuz?
Siyasi iklimdeki bu kirliliği bir kenara bırakıp, asıl iklim meselemize, yani toprağımızın ve suyumuzun hikâyesine dönelim. Bir zamanlar Anadolu’nun bağrında, çocukluğumuzun geçtiği o il, ilçe ve köylerde bizzat müşahede ettiğimiz acı bir gerçek vardı: Derelerimiz kuruyor, bin yıllık göllerimizin suları çekiliyordu. Haberlerde boy boy "kuraklık" manşetlerini izlerken yüreğimiz sızlıyordu. Ancak son bir yıldır sanki tabiat aslına rücu ediyor; sularımız bollaşıyor, yıllardır küsmüş akan dereler gürlemeye başlıyor, kar ve yağmur toprakla yeniden kucaklaşıyor. Bu sevindirici durum, aslında birilerinin yazdığı o karanlık senaryoları da yerle bir ediyor. Yıllardır "küresel ısınma" yaygarası koparanların, "iklim değişikliği" adı altında korku imparatorluğu kuranların maskeleri bir bir düşüyor. Zira biz biliyoruz ki; ülkemiz coğrafyasında ve Ortadoğu’da yaşanan o amansız kuraklıkların asıl müsebbibi sadece doğa olayları değildir. Bugün gelinen noktada her aklıselim sahibi şunu net bir şekilde anlıyor: Orta Doğu’yu ve Anadolu’yu çölleştirme projesi, Siyonizm’in sapık ideolojisiyle şekillenen o meşhur BOP’tan (Büyük Ortadoğu Projesi) bağımsız değildir. Teknolojiyi bir silah gibi kullanarak suni iklimler oluşturanlar, bulutların yolunu kesenler, toprağın bereketini çalanlar; insanları göçe zorlamak ve bu coğrafyayı insansızlaştırmak için her türlü "iklim suikastına" başvurmaktadırlar.
Kendi şahsi hedefleri adına geçmişin hatıralarını ve kadim dostlukları bir kenara bırakanların düştüğü çelişki ile küresel ölçekte insanlığın ortak kaderi üzerinde karmaşık stratejiler kurgulayanların yaklaşımı özünde aynıdır. Biri kelamın gücünü hakikati örtmek için kullanırken, diğeri teknolojinin imkânlarını fıtrata müdahale etmek için seferber ediyor. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, hesapların üstünde bir hesap vardır. Derelerin yeniden akması, topraklarımızın suya doyması, aslında bu kirli oyunların bozulmaya başladığının da bir işaretidir. Vakit, hem siyasi arenada aynadaki kusurunu başkasına yükleyenlerin oyununu bozma vaktidir hem de coğrafyamız üzerinde oynanan bu "suni iklim" tezgâhına karşı uyanık olma vaktidir. Zaman, bu oyunu kökten bozma zamanıdır, vesselam.
...