Aydın sorumluluğu

Abone Ol

Türkiye aydını ilginç tavırlar sergiliyor. Bunlardan bir bölümü, içinden çıktıkları topluma ne kadar yabancı olduklarını ortaya koyuyorlar. İçlerinde, bu yabancılaşmayı, başka bir ülkenin insanıymış görünümü oluşturma noktasına getirenler bile var. Aydınımızın bu garip durumu ortada iken, söz konusu sözde aydın kesim halkımızı horlayıp onları eğitimsiz cahiller olarak görmekten de geri kalmıyor. Peki, Türkiye aydını halka karşı görevini yapabiliyor mu

Türkiye aydınının en büyük problemi, İslâm dini ve tarihimiz konusundaki bilgi eksikliğidir. Bu yüzden, basında sık sık garip ifadelere şahit olmuşuzdur. Kurban Bayramı bu sene de hac mevsimine denk geldi, Mekke deki Uhud Dağı, Kur ân-ı Kerîm deki Hadisler gibi ifadeler bunlar arasında.

Aralık ayı başında, KONDA isimli bir kuruluş, "Din, Lâiklik ve Türban" konulu bir anket yayınladı. Türbanlıların cuma namazına katılma oranını verirken, "Türbanlıların yüzde 71 i, çarşaflıların yüzde 73 ü cuma namazını kaçırmıyor" sonucunu duyurdu. Şimdi bu anketin güvenilirliği üzerinde mi duralım; yoksa hanımların cuma namazı ile emrolunmadığı üzerinde mi

Kasım ayında, Keşan da bir ilköğretim öğrencisi, "Osmanlı yı baştan sona karalayan bir kompozisyon"uyla birinci olmuştu. Bu olayı, bazı basın kuruluşları mütareke basını üslubuyla değerlendirdiler. İşi o kadar çığırından çıkaranlar oldu ki, bu konuyu vesile ederek "Vahidüddin Han"a veryansın edenler bile çıkmıştı. Yunanistan da okuyan bir öğrenci üslubuyla yazılmış söz konusu kompozisyon, o öğrenciyi yanlış yönlendiren öğretmen ve yöneticiler ve ülkesine yabancılaşmış eğitim anlayışı sorgulanması gerekirken, olayın nasıl ters yüz edildiğini gördük. Gazeteci Hıncal Uluç bu garip üsluba, "İçinde Bulunduğum Bir Gazetecilik Ayıbı" başlıklı yazısında, "Bir olay bu kadar mı saptırılır, bu kadar mı yanlış iletilir ve de sonunda bu kadar mı ters yorumlanır" şeklinde tepki göstermişti. Ramazan ayında, Baden-Württenberg eyaletinde şöyle bir olay anlattılar: "Avrupa daki bir Türk cemiyeti, bir zamanlar, konsoloslarını bayram namazına davet etmişler ve konsolos beyden bu konuda söz almışlar. Fakat, konsolos bey bayram namazına gelememiş. Bir süre sonra bu ihmali sebebiyle özür dilemiş ve ilk bayramda ziyaret için söz vermiş. Konsolos bey, bir Cumhuriyet bayramı sabahında cemiyete çıkagalmiş. Bakmış ki, kimse yok. Konsolosun şaşkınlığını hoca efendi gidermiş:

-Efendim! Bayram namazlarını, Ramazan ve Kurban bayramının ilk günleri sabah namazı sonrası kılıyoruz."

Bazı basın kuruluşları sahte şeyhlere aldananları, garip tedavi arayışlarını, hijyenik olmayan kurban kesim görüntülerini, din konusundaki çarpıklıkları eleştiriyor. Fakat çok kere çözüm göstermiyor. Halkın İslâm dinini doğru kaynaklardan öğrenmesi konusunu teşvik etmiyor. İmam-Hatip Liseleri gibi dinî eğitim veren kurumları desteklemiyor. Dinin emri olan başörtüsü konusunda yasakçıların yanında saf tutuyor. Okullarda, dinin en başta gelen emirleri içinde yer alan namazı kılan öğrencilerin karşısında tavır alıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, demezler mi adama

Yakup Kadri nin Yaban romanında benzeri bir çarpıklık anlatılır: Romana göre, İstanbullu bir subay Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu nun bir köyüne yerleşir. Fakat, köyün yollarını çamurlu, halkın tavırlarını ilkel bulur. Halkı küçümser ve onlardan uzak durur. Yakup Kadri, romanının sonunda bu aydın tipine şöyle seslenir:

"Bunun sebebi, Türk münevveri, gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kütlesi için ne yaptın Yıllarca, yüz yıllarca onun kanını emdikten ve onu, bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun.

Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı; işleyemedin. Onu, behimiyetin, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi Tabii ellerine batacak. Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yerin şerha şerha kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun, öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir."