Avrupa’yı tanımlamak

Abone Ol

En güncel örnekle başlayalım. 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından söz konusu olan “idam cezası geri gelsin” sözlerine AB gayet net ve sert yanıt veriyor. Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, idam cezasına dair, “Hiçbir ülke, eğer idam cezasını geri getirirse, AB üyesi olamaz” derken; Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker de, “Türkiye’nin idam cezasını geri getirmesi durumunda AB, üyelik sürecini anında durdurabilir” diyor. AB’nin bu kadar net olduğu az mesele vardır herhalde. Ayrıca bu durum aleni bir “içişlerine müdahale” değil midir? Bir de, AB’nin önümüze koyduğu koşulları, hele de kabul etmişsek, yeniden müzakere etmemiz ve sorgulamamız bile “zinhar yasak” sayılıyor demekti.

AB’ye üyelik süreci ve hayali uğruna birçok hususu, adeta bir “paket” halinde kabul ettiğimiz vakidir.  Menfaatimize mi, yoksa mecburen mi kabul ettiğimiz konusunda birçok soru işaretleri barındıran hususları, sırf “müktesebata uyum” diyerek kabullendiğimizi bilmeyen yok. En sansasyonel konu başlıkları olarak “zinanın suç olmaktan çıkarılması”, “domuzun kasaplık hayvan statüsüne alınması” gibi konular yıllardır konuşuluyor, tenkit ediliyor haklı olarak. Maalesef, bir türlü gerçek manada bir muhasebeye girişilmedi ve AB’nin Türkiye’yi asla ve kat’a üye olarak almayacağı gerçeğiyle de bir türlü yüzleşilmedi.

Aslına bakılırsa, AB’nin Yüksek Temsilcisinin bu açıklaması, “çizdiğimiz çerçeve dışına çıkılması düşünülemez” demenin kibarcasıdır. Bu da, takdir edersiniz ki, “egemenliğin devri” gibi bir neticeyi verecektir. “İçişlerine müdahale”nin varacağı nota budur çünkü.

Yukarıda saydığımız “sansasyonel” başlıkları bile sırf müktesebata uyum ve AB’ye üyelik rotasından sapmamak için “metazori” kabul ettiğimizden, AB de bu denli sert konuşabilmektedir. 50 küsur senedir ısrarla bekleme salonunda oturmamızdan ve ham bir hayal peşinde koşmamızdan mütevellit, AB de “nasıl olsa bu yoldan vazgeçmezler” rahatlığıyla bu denli sert olabilmektedir maalesef.

Halbuki, müktesebata uyum diye her şeyi sineye çekeceğimize, gerçekten de milli menfaatleri gözeterek bir pazarlığa girişmemiz mi gerekirdi yani? Muhtemelen, o da bir sonuç vermezdi. Çünkü, AB, Türkiye gibi nüfusça AB’nin en büyüğü olmaya namzet bir ülkeyi (hele ki farklı bir din ve kültürden) hiçbir zaman birliğe almayacaktır. AB’den müteaddit defalar bu minvalde açıklamalar yapıldığı halde, adeta bir “saplantılı aşık” gibi bu gerçeği kabullenmekten kaçmaktayız. Bunu anlamak mümkün değil.

İşin ilginç tarafı, AB’yle yaşanan gerginlikler, sıkıntılar ve üyelik süreciyle ilgili tıkanmalara rağmen umudumuzu yitirmemeyi bir tarafa bırakın, daha da ileri gidip AB Bakanlığı dahi kurabildik. Bir taraftan AB’nin Türkiye söz konusu olunca hemen her konudaki çifte standartlarından ve hakkaniyete uymayan tavrından şikayet ediyoruz, diğer taraftan ise üye olabileceğimize dair bir inanç besliyoruz. Çok ilginç!

İşin ilginç tarafı, son olarak İngiltere Başbakanı Cameron’ın “3000 senesinde bile üye olamaz” sözleriyle bir kez daha ortaya konan “üye olamazsınız” niyetini, bir türlü kabul etmek istemiyoruz. Durum bu gidişle şöyle bir hal alabilir: AB temsilcileri, artık açıkça “Türkiye’yi AB’ye almayacağız” derler, ancak biz “yok yok alırsınız” ısrarından vazgeçmeyiz. Gönüllü bir “bekleyişe” evrilebilir bu süreç, bu gidişata bakılırsa…

Burada yapmamız gereken şey neden şu olmuyor. Avrupa’ya ve dahi AB’ye dair bakışımızı, düşüncelerimizi (bugüne kadarki ezberleri ve 50 küsur senelik gereksiz süreci bir kenara koyarak) yeniden değerlendirsek mesela. Avrupa’yla ilişkimizi ve Avrupa’ya bakışımızı yeniden tanımlamak neden olmasın?

Neticede, Avrupa, yaşadığımız coğrafya itibariyle kaldırıp atabileceğimiz bir yer değil, yüzyıllardan beri karşı karşıya bulunduğumuz bir realitedir bizim için. Bir dahaki yazıda buna değinelim inşallah.