Suriye’de yaşanan acı tecrübeler ve ülkenin içinde bulunduğu büyük yıkım ve kaos ortamı, daha hızlı bir uzlaşı zemininin ortaya çıkmasına neden oldu. Bir başka ifadeyle, Tunus’ta “Yasemin Devrimi” ile baş gösteren ve tüm Ortadoğu coğrafyasına yayılan “Arap Baharı”nın ortaya çıkardığı siyasi kasırganın en çok etkilediği ve politik eyleme dönüştüğü ülkelerin başında gelen Suriye’de, artık karılan kartların birçok içsel ve dışsal örgütlü akımlar vasıtasıyla farklı noktalara tevzi edilmeye başlanıldığı bir
anda, İran ile Türkiye arasında başlayan birliğine yönelik görüşmeler milat niteliğinde oldu.
Özellikle,15 Temmuz sonrası İran-Türkiye arasında yaşanan siyasi yakınlaşma, iki ülke arasındaki karşılıklı diplomatik ilişkilerin sıklaşmasına ve Suriye krizinde yeni yol haritasının belirlenmesine vesile oldu. Bu bağlamda İran, Şam yönetiminin ikna edilmesi ve barış yolunda daha ciddi ve geniş çaplı adımlar atması hususunda çok önemli politik roller üstlendi. Bunun gerçekleşmesinden sonra Türkiye, gerekli girişimler sonucu Suriye muhalefetinin önemli bölümünün ikna edilmesinde belirleyici rol oynadı. Özellikle Halep’te yaşanan olayların ardından, Suriye politikasında her iki ülkenin de diyalog öncüsü olarak uyum çerçevesi içerisinde hareket ettiği bilinen bir gerçektir.
Suriye geleceğinin stratejik boyutu kapsamında asıl dinamikleri oluşturabilmek, barış ve çözüm yolundaki hedefleri gerçekleştirebilmek amacıyla başlatılan bu önemli çalışma, sadece Suriye’nin değil, tüm bölgenin istikrar ve güveni açısından büyük öneme haizdir. Bu minvalde, bölge sorunlarının çözümü ve Irak, Yemen ve diğer Körfez ülkelerinde yaşanmakta olan kaotik ortamların benzer şekilde sona erdirilmesinde iki ülkenin önemli roller üstlenmesi söz konusu iken, ne yazık ki bu yapıcı yaklaşımlardan sonra süreç farklı mecralara evirilmiştir.
Suriye’de bu önemli adımlar atıldıktan sonra, Rusya da bu sürece dahil olmuş ve böylece üç saç ayaklı siyasi irade, Suriye sorunsalının çözümünde daha güçlü ve kararlı bir örnek ortaya koymasına vesile olmuştur.
İlerleyen süreç içerisinde Türkiye ve Rusya’nın İran’ı bypass ederek, ateşkes teklifini ikili garantör ülke olarak BMGK’ya sunmaları dikkat çekici olmuştur. Türkiye-İran yakınlaşması, aslında bir bakıma bölge ülkeleri açısından da önemli bir adım niteliğinde olmuş idi. Fakat bu beklenmedik olumsuz gelişmelerden sonra İran’ın, 23 Ocak’ta Astana’da gerçekleşmesi planlanan “Suriye” zirvesine üst düzeyde katılım sağlayıp sağlamayacağı ise hala bir muamma gibi ortada durmaktadır.
Astana öncesi İran cephesinde bu gelişmeler yaşanırken, D-8’in oluşmasında çok büyük rol oynayan ve Çırağan Sarayı’nda 54. Hükümetin Başbakanı Prof.Dr. Necmettin Erbakan ile birlikte bu birliğe imza atan Haşimi Rafsancani’nin ölümü üzerinde, AKP Hükümeti’nden hiçbir yetkilinin cenazede hazır bulunmaması ve daha sonra Türkiye adına, taziye ziyareti için Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın İran’a gitmesi aslında büyük bir nakısa işareti olsa gerek. Ki, rahmetli Rafsancani, Irak ve Suriye politikalarında mezhep ayrışmalarına çanak tutmayan, uzlaşmacı ve çözümden yana politikalarıyla ön plana çıkmaktaydı.
Rusya, Astana’da gerçekleşecek ve Suriye hükümet yetkilileri ve muhalefetin temsil edileceği “Suriye” zirvesine göreve yeni başlayan ABD Başkanı Donald Trump’ı davet etmesi dikkat çekicidir. Astana görüşmelerinde ilerleme sağlanması durumunda Cenevre’de yapılacak zirve barış yolunda büyük öneme haiz olacaktır.
Şu anda dünyada 21 milyon kişinin mülteci ve 42 milyon kişinin ise kendi ülkelerinde zorunlu göçe zorlandığı vahim bir ortamda, Türkiye ve İran gibi önemli ülkelerin birbirini göz ardı etmeksizin, geleceğe dair daha müreffeh ve bir huzurlu bir bölgede yaşamak için tüm engelleri ortadan kaldırmaları büyük önem oluşturmaktadır.
Suriye ve Irak politikalarında şimdiye kadar yaşanan manipülasyonlar ve arka planı okuyamamanın güçlüğü sorunsalı daha zor bir sürece evirmiştir. Bunun sonucu olarak, karşılıklı manevra hamleleri ve meydan okumalar ne yazık ki hep hegemon güçlerin yararına, bölge ülkelerinin ise zararına gelişme göstermiştir.
Siyasal ve toplumsal fay hatlarının mayınlı alanlara çevirdiği Ortadoğu’da, barış ve huzurun tesisi ancak ve ancak ortak tarihimizin bizlere vazettiği “ortak yaşam” eylem planıyla mümkün olabilir. Bunun gerçekleşebilmesi de ancak mevcut farklılıkları anlayabilmek ve birbirimize tahammül göstermekten geçmekte olduğunu da göz ardı etmemek gerekir düşüncesindeyiz.