“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır” diye söyler Rus muhalif Aleksey Navalny, kademeli olarak özgürlüğünden ve canından edilmeden önce. Nitekim iyilik gündelik felsefelerle debelenirken, kötülük zaferden zafere koşar. Kötülüğün egemenliğine dair saptamalar havada uçuşurken, iyiliğin egemenlik anlayışıyla yan yana gelmesi dahi söz konusu edilemez. Egemenliğin yanına dahi yanaşamayan iyi kimdir? Emeğinden başka sermayesi olmayan ama sahip olduğu her şey gibi emeği de sömürülen, sindirilen, köleleştirilen, savaşlara gönderilen, madenlere salınan, toprağından koparılan ve toprağı elinden alınan halk. Yani Erzincan’da siyanürlü toprak altında kalan, Gazze’de bombalara, açlığa, soykırıma maruz kalan, Doğu Türkistan’da insanlığı ve iradesi yok sayılan halk... Makûs talihin yüklediği vebal bir yana olumsuz seyreden her şey ona yüklenir. Zafer, kahramanlarındır. Sermaye güçlünündür. Güç egemenlerindir. Egemenlik kayıtsız şartsız milletin; kayıtlı şartlı muktedirlerindir. Rus muhalif Navalny’nin iyi diye nitelediği insanlar herhangi bir şey yapamaz, Navalny de ölür gider. Belki iyi biri olmayabilir, faşist bir tavır sergiler ama iyi tarafta yer alan herkesin uğradığı akıbetten kurtulamaz. Muhaliflerini terörize etmeyi, suçlayıp linçlemeyi, özgürlüğünden ve hayatından etmeyi iktidarı için kaçınılmaz gören her egemenin anlayışsızlığı bir kez daha tecelli etmiş olur. Halk, her zamanki kadar çaresiz, her dönemdeki kadar suskun, her anındaki kadar suçsuzdur.
Şimdiki zamanda Filistin’de olan ve bitmeyen için de halklara sorumluluk yüklenemez. Belki Filistin, işbirlikçi yönetimlere karşı TOKİ mağduriyeti kadar protesto konusu olmaz. Lakin halklar kendi kendini yese ne fark eder; güç, söz, irade sermayenin, dolayısıyla egemenin elindedir. Bedduaya sığınıp Yahudi malı kullanmamaya özen gösteren halk, küresel sermayeden payının daha fazlasına sahip olmaktan başka bir şey düşünmeyen egemenlerin kişisel hırsına kurban gider. Firavunundan kralına, din kullanımını şiar edinen egemenler, tarihsel olarak gelişim gösterebilecek tüm iyileri ve iyilik duygularını itina ile boğar. Ve dahi firavunlardan herhangi biri tanrılık iddiasıyla işbaşına gelmez. Zaman sonra bulunduğu konum onu böyle saçma iddialarda bulunmaya sürükler. Firavunun tanrılık iddiası da eskilerin kut inancı yahut devletin ve iktidarın kutsal olduğu düşüncesi kadar din, inanç, mukaddesat sömürüsüdür. Kullanışlıdır. Egemenlik için temel malzemedir. Zira egemen, devlet gibi salavatla ayakta durmaz; vatandaşlarına ait hangi değer varsa işte onun sömürüsüyle hayatta kalır. Abat da olur.
Birinci Cihan Harbi neticesinde, altı üstü üç asırlık ömrünün son bir buçuk asrında cümle cihanın işgüzar kaynanası Amerika, yani çoklarınca büyük şeytan yahut insanlığın baş belası diye anılan USA, Balfour Deklarasyonu adını verdiği hezeyanla, olmayan bir topluma, olmayan bir devlet vaadinde bulunur. Dünya savaşlarının ikincisi daha devam ederken aynı işgüzarlıkla bu huysuz kaynana, Yalta denen yerde bitip vaadini yeniler. İla nihâye, topraksız bir halkın, halkı olmayan topraklarla buluşturulması diye asırlardan boyunca Filistinlilerin olan, kendisine egemen olanlarınsa sahip çıkamadığı, yine de Muhammed Emin El- Hüseyni (1897 – 1974) gibi yerlilerin direniş başlattığı Filistin toprakları, ömrü billah vatan yüzü görmemiş Yahudi’ye peşkeş çekilir. 1917’de İngilizlerin işgal ettiği Filistin topraklarında Haganah, Irgun, Stern, Palmach gibi terör örgütleriyle insan öldüren Yahudiler, 1948’de işledikleri terör eylemlerini resmileştirirler. Ve dünya, Yahudilerin bölgedeki terör faaliyetini 31 yıl kayıt dışı izledikten sonra, 76 yıldır da tanıyarak, bilerek, saygı duyarak, ortam hazırlayarak, yandaşlarına destek vererek aktif şekilde seyreder.
Rahmetli Erbakan’ın toprağın altımızdan kaydığına dair rivayetlerini, Filistin gibi olmasa da bugünlerde Erzincan civarında müşahede etmek mümkündür. Pek heyelan mıntıkası olmayan Filistin toprakları da memleketin dağları da Yahudilere doğru kayar. Toprak, ilginçtir ki sömürenlere bir şey yapmadığı gibi sömürülenlerin üstüne yığılır. Onu bir kez de Metin Kondel dilinden tarif etmek gerekir: “Eski Türkiye’de milliyetçilerin pek sevdiği ‘Irmağının akışına ölürüm Türkiyem!’ diye bir türkü vardı. Muhafazakar İslamcıların küresel şirketlerle yaptıkları çevre katliamlarından sonra ‘Toprağının akışına ölürüm Türkiyem!’ türküsü hâsıl oldu” diye söyler kıymetli yazar. Ancak bu kez gerçekten hem toprağın, hem kanın, hem de gemilerin zahiren oluk oluk ve vadiler dolusu aktığı, ölümün de kaçınılmaz olduğu söylenmelidir. Milletin istikbalini, yine milletin azim yoksunluğu ve kararsızlığı karartır. Baht, karardıkça kararır. Egemenler, akan toprak ve de kanla beraber sermayeyi katlamanın keyfini ejder meyveli smoothie’yle kutlar.