Utanmak nedir bilmeyen ama yalan da söylemeyen tarih, sündürüp uzatılan kuyrukların tarihidir. Geçmiş, gelecek ve şimdiki nesiller kuyruk hikâyeleriyle büyütülür. Ebeveynlerinden, dedelerinden, dayı ve teyzelerinden dinledikleri meşum hikâyelerde, zamanın iktidar sahiplerinin vatandaşı fena halde mağdur ettiği, sürüm sürüm süründürdüğü, yeni sürümler denediği anlaşılır. Öyle ki domates, biber, patates uğruna girilen tanzim kuyruklarında bir tanıdığın kalbi duruverir de onu yeniden çalıştırmak için kuyruktakilerin hiçbiri ilk yardım eğitimi almadığından öylece bakakalırlar. Ambulans aramak iktiza eder de ellerindeki eski model telefonu tuşlamayı beceremediklerinden, tesadüfen oradan geçmekte olan kulaklıklı bir gence ‘çıkar telefonunu’ diye çıkışmak suretiyle olabildiğince rencide edip onun akıllı telefonuyla 911’i aramasını izledikten sonra ‘Telefonun da pek pahalı, hâlâ neyden şikâyet ediyorsun’ yollu söylenerek aşağılamayı ihmal etmezler. Zaman geçer, ambulans gelmez; sebep trafik sıkışıklığıdır ki, o da lüks araç bolluğundan kaynaklanır. ‘Hayrola ne oldu’ diye soran bir araç sahibini adeta derdest edip paketledikten sonra ‘adam ölüyo kardeşim’ atarıyla yine onun aracına tıkıştırıp hastaneye yetiştirirler. Pardon, dayılar kuyruğu terk edemez, hastane yollarına düşen az evvel telefonuna sataşılan zibidi gençle hafif hırpalanan araç sahibidir. Hastanede de durum değişmez; her acile yetiştirilen hasta gibi acil sırası beklenip ekg’ye, ultrasona, röntgen ve de mr’a sıra verilip birkaç saat geçmeden doğrudan müdahale görmek olası değildir. İnsaf sahibi bir yetkili özel hastaneye göndermişse ne âlâ, aksi halde hastayı kaybetmek sıradandır.
Hastalığın nekahet devri geçtikten sonra hasta, devlet hastanesinden (bu şehir ya da araştırma hastanesi de olabilir) eşi dostu, evladı iyali vasıtasıyla randevu aranır. Yakınların böyle mühim bir işe sevk edilmesi hastanın telefonunun pek akıllı olmamasından yahut randevu almakta mahir davranamamasından kaynaklanır. İki haftaya kadar tüm randevular doğal olarak doludur. Hem birçok hastanede aranan alanda doktor bulunmaz. Birkaç gün uğraştıktan sonra nihayet ileri bir tarihe randevu alınır. Vakti geldiğinde Eminönü Meydanı’nı anıştıran hastaneye girilir, doktorla ayaküstü konuşulur, ilaçlar yazılır, böylece tüm hastalık halledilmiş olur. Yalnız hiç mi hiç hastane kuyruğunda beklenmez. Hastane kuyruğu yoktur. Kuyrukla hastane bağdaşımı hiç kurulmaz.
Sonra hastamız, sokaklara yayılıp gazyağı aranır, bulamayınca ‘gazyaa alamadıkh’ diye yırtınır. Pardon, o başka hikâyedir. Hastamız alelacele eve dönüp varsa kombiyi yoksa doğal gaz sobasını biraz daha kısar. Çünkü fatura yürek yakar, ciğer deler, Allah muhafaza insanın kalbine iner. Zaten yıpranmış damarlar için by-pass falan gerekir. Asker bilinciyle elektrik lüzumsuzsa söndürülür, gaz kısılır, su arıtmadan içilir. Çamaşırlar en az üç kez giyilmeden yıkanmaz. Hem karbon salınımı olmasındır!
Tanzim mevsimi geçer. Bu kez et, süt, yumurta pahalılığı baş gösterir. Bilmem hangi zincir markette üç kuruş indirime girmiş ürünler için kuyruk kaimdir. Hatta yarı gizli birbirlerine tarihi geçmiş ürünlerin üçünü beşini bir arada alınca ucuza geldiğini fısıldayan dayılar, teyzeler bulunur. O dahi ustalık ister. Kasiyere alçak sesle çıkma peynir, kaşar var mı diye sorulmalı, acındırarak inisiyatif alması sağlanmalıdır. Fakat nafile, asgari diye tabir edilen ihtiyaçlar dahi karşılanamaz. Kira desen ev sahibinin açgözlülüğü, temel besin maddeleri marketlerin manavların fırsatçılığı, özgürlük terör dili, adaletsizlik hainlerin uydurması, ahlaksızlık muhaliflerin fitne çıkarmasıdır!
Tencere yine kaynamaz. Pahası belirlenemeyen sadece para olsa kuru ekmek soğan yiyip bastırılan açlıkla yandaşlık yapılır. Lakin kuru soğan ve ekmek de pahalanır. Ucuz olan yegâne şey insanlıktır. O sürekli değer kaybındadır. Kaybın yoğunluğu geçmişin hikâyelerinden beslenenler için bolluk, berekettir. Hem drone’lar alçalabilmekte, çekilişle fahiş fiyata yerli ve milli araç satılabilmektedir. Taksit bile yapılır. Hatta bir kilo soğan taksitlere bölünürse otuz ayda sadece bir liradan ödeme yapılmış olur. Faiz alınmaz. Gücenmez de.
Zaman geçse de mağduriyetinin farkına varmayan bu insanlar, yanına bile yaklaşamayacakları elektrikli araçlara uzaktan bakıp alkış tutar. İç geçirmez, hayıflanmaz, kızıp küsmezler. Kazanım diye erişemedikleriyle övünüp, seyrettikleriyle gönenirler. Mağdur edenlerse seyirci çokluğuyla teselli bulur. Seyirciler, içinde çağnadıkları sefaletin rezalete dönüştüğünü anlamaz. Bu sefalet istikrarı sürsün diye sandık önünde kuyruk kollamaya koşuşurlar.