Asrın meymeneti

Abone Ol

Bütün bir asrı etkileyen, sonra taşıp tüm zamanları ve insanları manipüle edebilen ağlak Yahudi ajitasyonu, her memlekete uğrayan suların başını tutar. Bir yandan ‘Ama İsrail içinde barış isteyen Yahudiler de var’ gibi varsayımlar bomboş, saçma sapan bir hezeyan olarak nitelenebilir. Böyle bir varsayım için İsrail denen şeyi toprak bütünlüğüne sahip bir memleket diye kabul etmek gerekir ki gasbetmeye kalktıkları Filistin toprakları üstünde devlet oluşturduklarına dair hezeyan yalnızca onları bağlar. Hasbelkader İsrail içinde bulunup barış isteyenler önce oradan çıkmalı, başlı başına barışa engel teşkil eden oluşumun içinde bulunmaktan kaçınmalıdır. Herhangi bir Yahudi, İsrail denen şeyi tanımamış ve vatandaşlık almamış olsa, orada bulunup işgalci diye konumlandırılmayı üstlenmez. Bulunursa da barıştan anladığı diğer insanlarla aynı olmaz. O istese istese kendisine, ailesine, ırkına, inancına dokunulmasın derdindedir. Bir yandan orada terör unsuru olarak birikmek, yeryüzüne yayılmış sapık ruhluları bir araya getirip topluluk teşkil etmek, sonra sistematik biçimde yerlileri tezikkin etmek; sürmek, öldürmek, toprağını ve malını gasbetmek, devlet ama zalim bir devlet diye tanımlanmak için kifayet etmez. Doğru olan tanımamak, zulme meşruiyet sağlamamaktır. Bir şekilde bu oluşumun vatandaşlığını kabul eden tepeden tırnağa barış arzusuyla dolu olsa ne fark eder? Tanıyan, terör olarak tanımlanan, işteşlik kuran, kime karşı barış isteyebilir?

Filistin içinde barış isteyen Araplar, inananlar açısından nasıl karşılanırsa, barış isteyen Yahudiler de İsrail oluşumu tarafından öyle karşılanır. Nitekim Filistin içinde Yahudi oluşumunu tanıyanlar vardır ve onlar teslimiyetçi, hatta 1967 sınırlarına fit olup işgal edilen toprakları Yahudi’ye bırakma yanlıları da işbirlikçi diye nitelenir. Zira hayatları gasbedilen yerlilerin barış isteği işgale razı olmaktan, işgalciye boyun eğmekten başka anlam taşımaz. Yaşamdan, varlıktan, topraktan eksilme korkusuysa zaten topyekûn yok etme derdindeki düşmanı barış istemiyle karşılamak olur. Şu hâlde neye mal olursa olsun, direnmekten başka çare yoktur. Ve dünyaya bunu anlatmaya çalışmak, tüm kazanımlardan daha güç, tüm kayıplardan daha acıdır.

Herkes için ideal yaşam standartlarının oluşturulduğu dönemde, insan hayatını tehdit eden her Yahudi’nin, inancın bir tezahürü olarak şehirden çıkarılıp sürüldüğü görülür. Muhatapların Hayber’e sığınmak, çok zaman geçmeden sığındıkları kaleyi ifsat etmek, sağa sola zarar vermek gibi tutumları oradan da çıkarılmalarına neden olur. Bunun böyle olmaması gerektiğini düşünen, cana kast eden Yahudi’nin yaşam hakkını hâlâ savunabilecek olan varsa, ellerine fırsat geçtiğinde nasıl canavara dönüştüklerini yerinde görmek için Filistin topraklarına gönderilebilir. Şayet ‘gören buradan da görür’ diye düşünülüyorsa gazete, televizyon, internet gibi bilumum iletişim unsurlarının Siyonizm süzgecinden geçtiği, bölgeden verilen haberlerin, vahşetin, hatta ölü ve yaralı sayılarının bizzat İsrail ajanslarına dayandığı bilinmelidir. Yahudi’nin Lübnan saldırısında birkaç saat içinde Beyrut’tan canlı yayına bağlanan, Suriye’de hükümet devrildikten birkaç saat sonra Ümeyye Camii’nde şükür secdelerine kapanan, sair zamanda Yafa’da fink atan basın mensuplarının Gazze’nin yanından bile geçemediği, dünyaya iletilen tüm haberlerin (içeride kalıp iki yüz kadarı öldürülen gazetecinin elinden çıkmamışsa) Yahudi sansürüne uğradığı görülmelidir.

Savaşa ara verilip ateşkes ilan edildiğinde nasıl her bir Amerikan başkanı kendine pay biçmişse işbirlikçi tüm unsurlar da direnişçilerin başarısını kendine yontar. Blinken’ın emriyle değilse ricasıyla rol kapma hevesi, ifşa olunan, alenileşen, aleladeleşen, pespayeleşen işbirlikçiliğin de fevkindedir. Nitekim konuya ilişkin teşekkür de övgü de HAMAS sözcülerinden değil Blinken’dan duyulur. Herkes elinden geleni yapmış, gelmeyeni yapmamış olmalıdır! Elden gelen Filistin için dua, İsrail için işgal işlerinde kullanılmak üzere her tür malzemedir. Elden gelen sabahın seherinde köprü üstü nutukları, gecenin köründe gemiler dolusu konteyner, denk düştükçe kamuoyu yatıştırmaktır.

Özelde Filistin topraklarının, genelde Ortadoğu diye anılan coğrafyanın, gerçekte tüm dünyanın barış, huzur ve sükûna kavuşması, İsrail denen şeyin tüm türevleri, inançları, tezahürleriyle ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Böyle bir bağıntının sloganla, karşıtlıkla, söz ve anlaşmayla geçiştirilecek yanı yoktur. Zira insanlığın baş belası olarak tanımlanan her ne kadar Amerika olsa da dünyanın doğusu, batısı, güneyi, kuzeyi, her yön ve cihetini ifsat eden aynı beladır. Bir belayı defetmenin yordamları, insana yaratıcısı tarafından gönderilenlerle öğretilir. Ve âlemin elan yaşadığı olumsuzluklar, söz konusu yöntemlerin kaile alınmayışı, belki inancın oturmayışı, eyleme dökülmeyişi dolayısıyla bu denli şedit, tahammülfersa; akıl, izan ve insaftan yoksun hale gelir.