Asrın Metaneti

Abone Ol

Doğru olanı yapmanın haklı itminanı her duygunun fevkindedir. Ve bundan emin olmak, hakkın, hukukun, adaletin tesisi için çalışmak, yanlıştan ve haksızdan yana tavır almayıp doğruyu, iyiyi, güzeli tercih etmek hem dünya hem ahiret için mutmain olmayı getirir. İnananlar mutmaindir. Belki biraz bu aleme fazla bulaşmış olmanın, insan evladının içinde yaşadığı şartlara fazlaca alışmış ya da alıştırılmış olmasının, dünya sürgününün sünüp uzamasının ıstırabını yaşar. Ancak burada umut bağladığı, gayret gösterdiği, arzu ettiği doğrultu dolayısıyla kaçınılmaz geleceğine dair kaygıları azalır. Her halukarda kazandığını bilir. Ki nihai sonuçlar gerçek bir hayatın girişinde açıklanır. Hem de bütün sağlamaları yapılarak, her hak sahibine hakkı teslim edilerek, şaşmaz terazilerden geçirilerek…

Topluma rağmen toplumun iyiliğini istemek, insanlığın saadet ve selameti için gayret göstermek, hakkı hakim kılmak için yük altına girmek çoklarına beyhude bir uğraş gibi görünür. Hatta aklı başında olduğu bilinen insanın aklını başından uğratacağı düşünülür. Uğraşan için kişisel açıdan depresyon, dışsal gözlemlere göre hüsran nedenidir. Lakin muhatap olunan gerçeklik işte bundan ibarettir. Gerçeği farklı medeniyetlere, topluluklara, çağdaşlara kafa tutmaktan ibaret görmeyenler için içinde yaşanan toplumun karşı çıkıp direnmesine rağmen onların iyiliğini istemekten başka çare yoktur. Topluluklar gerçeğin farkına varmak istemez. Hüsran onların hüsranı, kaybediş onların kaybedişidir. Hz. Musa’ya uyup deniz aşanlar, karşı kıyıya ulaşıp selamete erince herhalde dönüp; ‘sana inanıp firavuna kafa tutmasaydık başımıza bunlar gelmezdi; toprağımızdan, rahatımızdan da olmazdık’ derler. Onun yanında köle gibi çalıştırıldıklarını, sömürüldüklerini, zulme uğradıklarını bir anda unutarak üstelik… Rızıklarını onun verdiğini sanıp buna mukabil nankörlük ettiklerini düşünerek… Geri kalan yaşamda sitem, nazlanış, irtidat hep aynı sebeptendir. Statükodan koparılmış, istikrardan ayrılmış, zihin konforu bozulmuş olmak…

Ünlü bir çadır tüccarının buyurduğu ve cümle aleme duyurduğu gibidir: ‘Yarışmayan birini yenemezsiniz!’ Kimsenin yenmek, yenilmek gibi dertleri bulunmasa da sözün hakkaniyetine müstenit ortada bir yarışma olmadığı, olmayan tercih hakkının kullanılmadığı, yine oynanmayan oyunun bozulmayacağı söylenmelidir. Büyük resmi görüp ‘oyun büyük yeğen’ repliğini terennüm eden dayılar yanılmakla maruftur. Standart yarışma anlayışı bir yana bin türlü hileye, hurdaya, iftiraya, yalana baş vurup elde bulundurduğu yayın organları vasıtasıyla cümle alemi bu baskınlığa ikna eden biri elbette yenilmezdir. Hem diline doladığı seçimle gelenin seçimle gideceğine dair laf itibarıyla seçimle gelmeyenin seçimle gitmeyeceği gerçeği de ibraz edilir. Ancak seçimle gelen seçimle gider; seçimle gelmeyen seçimle gitmez! Kimsenin bilmesi gerekmeyen hakikat, kimsenin karşılaşması mümkün olmayan hakkaniyeti alt eder. Aslında hiç olmayan ama halkın zihnine yerleştirilen hak ediş, arada bir kamuoyuna başvurarak perçinlenir. Aynı yere denk düşen perçin dolayısıyla orası yalama olur. Lakin hiçbir tutarsızlık kimi seveceğini bilmeyen insanların gözüne çarpmaz.

Çok sevip evlenen, ayrı dünyaların insanı olduğunu hiç fark etmeyen ve kısa süre sonra ayrılan, kimi seveceğini bilmeyen, bilmek istemeyen, bu anlamda kendisine telkin edilen hiçbir gerçeği kabullenmeyen insanlar gibi… Bu böyle örneklendirilince memleketin TÜİK verisi boşanma oranlarına göz atılır; halbuki evlenmeden ayrılan ergenlerin oranı boşananlardan hayli fazladır. Bu ergen ruhlu romantik insanlar neler yapmaz ki? Onun manzarası güzel olsun diye sırasında sırtını denize döner. O saraylarda zevk-i sefa sürsün diye vergisini ödeyip borç batağına düşer. O önüne gelene sövsün saysın, işledikleri suç olmasın ama gencin biri kendince yanıt verdiğinde sürüm sürüm sürünsün diye rahatından feragat edip erinmeden, yüksünmeden açılışlara, toplantılara, mitinglere yetişip alkış tutar…

Tespiti, teşhisi yapılmamış yara sarılmaz. Tedaviye yanıt vermeyen, marazına konan teşhisi umursamayan hasta iyileşmez. Ötenazi isteyen, intihara yeltenen kişiyi de bu emelinden vazgeçirmek kabil görünmez. Yanlışın yanlış olduğunu unutmuş insana hangi doğru, yalanın yalan olduğuna inanmayan birine hangi gerçek anlatılabilir? Ne dünya yalandır oysa ne hayat yalancıdır. Mütemadiyen propagandası yapılan, dolayısıyla algılara yerleşen, inanç haline getirilen ezberler dışında bir gerçek yoktur! Baudrillard’ın simülakr diye uzun uzun tarif ettiği, açıkladığı o sanal, simülatif, yalan evren vardır. Ve insanlar yarı aç, tanımsız köle, kendisine kader olarak biçilene mahkûm şekilde yaşamaya çalışmayı tercih eder. Şikâyet işgüzarlıktır, şükürsüzlük ihanettir, karşı çıkış gereksizdir;  mutlu ve mesut, adeta raziyeten merzıyyeh doygunluğunda ömürler tükenip gider.