Vaat olunan hesap gününe yönelik bir kez korkuyu yenen bir daha iflah olmaz. Gayrı her melanet onun için rahmettir! Bir tanecik kuralı çiğnemek ve bir daha toparlanamamak gibi… Sakınılması gereken bir günaha alışmak gibi… Çalıyor ama çalışıyor olmak gibi…
İnananlar açısından “herkes çalıyor, ne var ki bunda” denip geçilemez. Zira çalan, yediği haram konusunda bir kez Allah’tan korkmamış, kuldan utanmamıştır ve bundan böyle korkusuzdur, utanmazdır. İnsanların hakkına girmekten korkmaz, yalandan, ihanetten, zulmetmekten, zalim olmaktan, kalp kırmaktan, can almaktan vs. korkmaz. Yaratandan ve yaratılmışlardan utanmaz. Zaman geçtikçe ve eylediğinin hesabı sorulmadıkça, kınanıp yadırganmadıkça hırçınlaşır. Azgınlığı artar. Pervasızlaşır. Keza onun hadsizliği insanlar için sıradandır. Sürekli simülasyona maruz kalan elbette gerçeklik algısını yitirir. Şu halde kınanmayan, tepki görmedikçe daha da doymak bilmez, sınır tanımaz olur. Dünyayı birazcık anlayıp ona salt tahammülle mukabelede bulunanların dünya sürgününün sünüp uzaması gibi bulunduğu konumda kalışı, dokunulmazlığı, aklınca abat oluşu uzar!
Gücün, iktidarın, kurumları tapulu malı gibi kullanma imkânının bir yerde, hatta tek elde temerküz etmesine rağmen, halkın çoğunluğunun kötülüğün egemenliğini istemediği görülür. Doğrusu bu kısım takdir edilesidir. Memleketin dâhilinde iktidara sahip olan ve sahip olduklarının üstünde kuluçkaya yatanlara karşı başarı göstermek, milletin bu kısmının erdemidir. Halkın geri kalan kısmının bir türlü uyanamadığı durumsa tanıdık Ortadoğu gerçeğinin diktatöryal yansısıdır. Ortadoğu coğrafyasının bir rutini, klişesi, alışılmışı olarak baskı rejiminin ayakta kalma süresi otuz ila otuzbeş yıl kadardır. Saddam’ın da, Esad’ın da, Hüsnü’nün ve de Kaddafi’nin de üç aşağı beş yukarı bu süreyi tamamladıkları görülür. Üstelik baskı altına aldıkları halkın teveccühüne dayanarak, alkışlanarak, takdir görerek hüküm sürerler. Sırasında Amerika’ya kafa tutan, Danimarka’ya kafa atan Saddam; White House karşısına bedevi çadırı kuran Kaddafi, milletinin ve çevre halkların kahramanı oluverir. İcabında sömürdükleri memleket ortadan kalkar ama onlar hep yerindedir. Tabir caiz olmasa da dayılanmak, kafa tutmak, arada Amerikan başkanından azar işitmek koltuğa bitişik kalmanın ana şartıdır. Kamuoyu önünde Tatar Ramazan kesilip kamera arkasında her türlü kıvırmak, sırasında acaba Beyaz Saray beni fark eder de bir görüşme ayarlayabilir miyiz diye New York parklarında dolanmak Ortadoğu kahramanlığının şiarındandır. Gören gözler için bu döngü hiç de hayret uyandırmaz. Hayrat değildir; konu üstüne tarih düşmek gerekmez. Ancak yazılır. Tekerrür eden bir tarihi yaşayıp durmak doğrusu pek acıdır.
Ve halk… Bu kaygısız, tasasız, sorumsuzluk ikliminde kendisinin seçtiğini, hatta o seçişin de bir ayrıcalık olduğunu zanneder. Lütfen gidip en olmazı oldurur. Zihni statükonun doldurduğu yalanlarla, iftiralarla, safsatalarla doludur. Şahit olduğu düzenbazlıkları bile diğerlerinin başaramadığı üstün bir marifet olarak kabul eder. En azından şimdikiler gaz çıkarır, prototip ithal eder, sadaka dağıtır, ihale bahşeder de diğerlerinin memleket tarihinde onu bile yapmadığını bilir! Bilmek değil, belki öyle ezberletilir. Her şartta, her koşulda ezberlere sadık kalmak millet olmanın şiarındandır! Diğerlerine icraat fırsatı vermez ama yapmadıklarını söyler. Yapmadıklarını söyler ama yapacak fırsatı vermemek, işbaşına getirmemek vatana sahip çıkmaktır!
Çağın insanı televizyon seyreder, telefonuyla oynar, markete, parka, denyofeste gider, yeniden televizyon izler, gurur duyar, şahlanır. Bazen de üşengeç üşengeç işini yapar. ‘Gerçeği neden görmüyorlar’ sorusunun yanıtı bu istemsiz maruz kalıştır. Nitekim gücü elinde sallayanların mebzul miktarda televizyonu, o televizyonlarda mütemadiyen hakaret sıralayan tetikçileri, o tetikçilerin söylediklerini yeni ayet nazil olmuşçasına ezberleyen seyircileri, televizyondan öğrendiğini bir arkadaş ortamında şikâyete yeltenenin üstüne püskürten zırcahilleri vardır. (Oy vermek ilim irfan göstergesi sayılmaz; cahil cahildir!) Halkın karşısına çıkmak, televizyon propagandası vasıtasıyla kanıksatılmış teveccühü yerinde görüp ego tatmin etmekten ibarettir. Gerçeği bilen insan, silme yalandan ibaret bu basit Ortadoğu tiplemelerinin değil yüzüne, sesine, hâlâ utanmadan konuşuyor oluşuna bile tahammül etmez. Lakin halkın gerçeği çoktan otobanların, sarayların, ihalelerin altında kaldığından izlediği televizyon doğrultusunda refleksini düzenlemeyen münkirden sayılır.
Er ya da geç devralınması kesin olan enkazı bir an evvel üstlenmek gerekir. Zira iyiliğe ve iyilere yönelik geciken gayret, göçük altından çıkarılabilecek canlardan azaltır. Deneyimle sabittir.