Asrın Mahareti

Abone Ol

Kısaltılan mesafeler vardır. İnsan evladının doğumuyla ölümü arasındaki mesafe, yani yaşam süresi adamakıllı kısalır. Bu sadece ulaştırma işleriyle ilgilenenlerin mahareti olmasa gerektir. İnsan yaşamına düşman bir tutumu gaye edinenlerin el birliğiyle yahut birlikte el ele başardıkları söylenebilir. Sonra, her şeyde olduğu gibi bunun da reklâmıyla karşılaşılır. Bir hikmeti var mıdır? “Hikmet müminin yitik malıdır!..” da bir hikmete müstenit hadis-i şerifin ardına düşüp insandan ve insanlıktan eksiltenlere karşı mücahede edenler artık sayılarla sınırlıdır.

Kısaltılan mesafelerle prim yapanlar; otoban, köprü, viyadük üçgeninde geleceğin tarihine kalıp kalıp dökülen beton destanını yazar. Bu kadar beton, işlevini tamamlayıp moloza döndüğünde başka yaşam alanlarını da işgal eder. Ancak pratik bağlamda bunu kim niye dert etsindir ki? Mesafelerin kısalışıyla emeklinin, asgari ücretlinin ve dahi asgarisine ulaşamayan ücretsizin karnı doyar. Belediyenin açtığı lokantalara yahut aşevine yürüyebilirse… İftarda bir çadırın kuyruğuna tutunabilirse… Yahut ömür boyu taksitle aldığı, övünüp tekerini öptüğü yerli ve milli bir otomobile sahipse… Aksi halde akbil kullanmak iktiza eder ki onun fiyatı karın doyuracak yemeğin fiyatını aşıp her basışta orucun ehemmiyetini bir kez daha hatırlatır mahiyettedir.

Sorumlular, sorumsuzlar, bilcümle kurumlar ve bakanlıklar, kitleye hizmetle değil de reklâmla ulaşmak için yoğun çaba sarf eder. Reklâma harcanan mesai, yapılan masraf bir vatandaşın eksiğini kapatmak için harcansa, herhalde bu tutum tasarruf tedbirlerine muhalefet sayılır. Ancak kurumlar da bir şey yaptığını göstermek, göze girmek, göze sokmak, hiç yoktan yapıyormuş gibi bir izlenim vermek zorundadır. Yoksa koltuklar tehlikeye girer, istikbal tehdide uğrar, istikbar rencide olur. Hem istikbardan tasarruf edilmez; tedbirse Ramazan’da ancak tasavvufa izafe edilir! İzlenim, görüntü, reklâm hatta cambazlık önemlidir. Tıpkı Gazze bombalanırken köprü üstü eylemleri yapıp, boykot muhabbetleri geliştirip, arada bir kınayıp Yahudi telin ediyormuş görünmek; elinden geleni yapıyormuş, gelmeyeniyse manipüle edebiliyormuş başarısı göstermek gibi… Herhalde bir memleket için bu döngüyü sağlayabilmek büyük maharettir. Gayrısına dair bir beklenti zaten mümkün görünmez.

Atanamayan öğretmenler eylem yapıp tartaklanırken, sınav usullerinde yolsuzluk, haksızlık iddia edildiğinde ispatı istenirken, kimileri yılların atanamayışını canına kıymak suretiyle açık ve net biçimde ifade ederken, eğitimde çağ atladığını iddia eden yetkililere, en yetkililere rastlanır. “Yeni nesil sizin eseriniz olacak…” sözü Antik Yunan’dan da kalsa, bilinen şahıslar da söylemiş olsa her halükarda bulutlu havadan nem çıkarmak gibi bir şeydir. Yine de tek bir gerçeği ele verir; yirmi, yirmibeş yılda verilen eğitimin neticesi bugünün insanıdır. Tamircisi, işadamı, tüccarı, amiri, memuru, işsiziyle… Yani anne babasına saygılı; bir cinayete yeltendiğinde öncelikle ebeveynini yahut çoluk çocuğunu katleden, yaşadığı toplumun dertleriyle dertlenen; yaptığı yolsuzluğu bütün insanları kapsayacak kadar geniş tutup tağşişse herkese yediren, fahiş fiyatsa herkesi soyan, dolandırıcılıksa her ortamı kullanıp herkesi kandıran bireyler yetiştirmek şüphesiz 16. yüzyılın eğitim sistemindeki aksaklıklardan kaynaklanır. Yoksa bunca okul binası, her ile üniversite binası, her ilçeye fakülte binası, her beldeye yüksekokul binası yapıldığı, üstelik yüklenici müteahhitlerin deprem riskine karşı hayli dikkatli davrandığı gün gibi ortadadır. Ve hem de bu binalardan mezun olanların işsiz kalışı atayıcıların değil market zincirlerinin sorunudur.

Artık yerli ve milli randevu sistemleriyle hastanelerde sıra, hasta kuyruğunda ölen bulunmaz. Varsa da ortaya döken neticesine katlanır. Mümkün mertebe devasa hastane binalarıyla, randevu alınamadığında mecburen uğranıp servet dökülen özel hastanelerle ya da aile hekimlerinin iş bırakmayanlarıyla övünülür. Övünmeyen kıskanıyordur ki yabancı memleketler bile özellikle estetik operasyonlar için buraları tercih edip vatandaşını ağzı burnu yamulmuş şekilde teslim almaktan imtina etmez.

Bu ahval ve şerait içinde yaşamak şüphesiz büyük maharettir. Vatandaş, böyle bir ortamda yaşamış olmakla adını tarihe altın harflerle yazdıramasa da gümüş harflerle okutamaması için bir mani bulamaz. Hiç olmazsa kendi canına okutur. Nihayet mutluluk endeksleri, vatandaşın yarısının gayet mutlu olduğunu, geri kalanınsa kişisel nedenlere tutunduğunu beyan eder. Hem artık terör de ortadan kalktığına göre insan yaşamını tehdit eden bir sebep de bulunmaz. Gayri tüm maharetler hararetle savunulabilir!