Zamanın insanı kendisinin bile anlamlandırmakta zorlandığı dünyaya yeni mağdurlar kazandırmak hususunda erinmez. Bir ara yoğun ve kutsal uğraşısının yol üstü kervansaraylarında ne içsel, ne de dışsal bir arınma yaşamadığını; içinin, yükünün, heybesinin boş olduğunu fark eder. O zaman geçmişin Latin medeniyetlerinden devşirme, beylik laf edebilme istidadına sahip insanların yuvarlak sözlerini daha iyi anladığını zanneder. Bu da tutarsız bir avuntudur. Bir adım ötede kendi gerçeği, yaşadığı dünyanın hırpalayan, yıpratan, dumura uğratan ciheti yüzüne çarpılır. Yaralı eller, kırılmış kalpler ve elde kalan kristalleşmiş hayat parçacıklarıyla ortada öylece bakakalır.
Ünlü yönetmen Mecid Mecidi’nin 2008 İran yapımı Serçelerin Şarkısı / The song of Sparrows isimli filminin kopuş noktasıdır: Çocuklar bin bir heves ve zahmetle bir varilde topladıkları balıkları kirden, yosundan, pislikten arındırdıkları havuza götürmek niyetiyle neşe içinde taşırken, birden zar zor tuttukları galon cılız parmaklarının arasından kayıp yere serilir. Rengarenk, minik, parlak balıklar ipi koparılmış inci gibi yola saçılır. Bir an depreme uğramışçasına şaşkınlıkla bakakalan çocuklar, ilk şoku atlatınca can çekişen balıkları yakındaki dereye ve içinde azıcık su kalan galona doldurmaya çalışırlar. Herkes ağlamaklıdır, herkes içten içe her bir balığın çırpınışını yaşamaktadır. Sonraki sekans yine kamyonet kasasına doluşmuş çocukların yılgın, küskün, bitik bir halde ellerinde kalan ve yarım poşet suyun içinde yaşatmaya çalıştıkları bir tek turuncu balığa bakışlarıyla ilerler. Çocukların arasındaki tek yetişkin, kendi derdinden heder olmuş Kerim amca (Rıza Naci ya da Muhammed Emin Naci) ağlamaklı ve hayata karşı sitemli yüzlere tek tek bakar, gülümser, çocuklardan birinin yaralanmış parmağını sarar. Sonra onları belki bir nebze gülümsetebilmek için şu Azeri türküsünü tutturur: “Per per olup küllerimiz / ağlıyır gözlerimiz / yadıma herden düşür / o geçen günlerimiz / o geçen günlerimiz… / yalan dünya yalan dünya / acep oldun yaman dünya yaman dünya / yalan dünya yalan dünya / cevanı derde salan dünya salan dünya…”
Dünya ne denli gerçek, ne kadar yalandır bilinmez ama bizim bin bir emekle yetiştirmeye ve hayatta tutmaya çalıştığımız balıkları yerlere saçtığı da su götürmez. Öyle serserice elde sallamalık değil; sayıdan da öte alışkanlık haline geldiği için sabırla çekilen tespihin dağıldığı, her bir tanesinin o yalan olan dünyanın farklı bir mekanına sıçradığı, birkaç tanesi arayıp tarayıp bulunsa kalanın sırra kadem bastığı ayan beyan ortadadır. Ortada olmayanlar kaybedilenlerdir. Ve insan kayboluşunun farkına varamadığı yitiğini hatırlayamaz. Belki zaman sonra aklına düşer, sonra yine unutur. Nihayet kendini kaybeder de kendi kayboluşunun farkına varmaz. Etrafına baktığında kimsesi kalmamıştır. Üstelik yitip giden, geçmişin hatırasına ihanet eden kendisi olmasa gerektir. Öyle ya o hep oradadır. Kimse kaybolmayı, ihaneti, çekip gitmeyi kendine yediremez; yanlış bir başkasınındır! Yanlış, koyduğu kapta durmayan balıkların, ipini koparınca nereye fırladığı belli olmayan boncuklarındır.
Her zaman değil ama bazı dönemlerde umudun yükseldiği, insanın yaşamaya çalıştığı dünyaya olmasa da yanına, yöresine yani kendi dar evrenine bir nizam verebileceğine inandığı, gayretin insanlık ve hürriyet üstüne yoğunlaştığı görülür. Bu görüş açısına gözleri kısarak, muhabbet ve hatta küçük tebessümlerle bakmak iktiza eder. Zira uydurulmayan ya da birilerinin kahramanlaşmasına hizmet etmeyen tarih, bu türden varoluş sanrılarıyla doludur. Elde kalan Mahmut Derviş tadında şiirler, Neşet Ertaş kıvamında türküler, Zeki Demirkubuz ayarında yönetmenliklerdir. Örselenen hayatının ikibinonikisinde şöyle söyler Demirkubuz; “Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum.” Cümle, usulüne uygun olarak böyle bir çırpıda söylenince sanki basit bir şeymiş gibi görünse de insan kendi hayatının fay hatlarına baktığında hayal kırıklıkları dolayısıyla halihazırda acı duyabildiğini, emellerinin gerçekleşmesine dair kaygı güttüğü ve ne olursa olsun geleceğe yönelik umut taşıdığını fark eder. Avuntudur işte. Bu insanlaşmaya doğru ilerlemeyen kıytırık hayatın gerekçesidir. Bir anlama oturtulamayan varlığını yahut kişisel yoksunluğunu önemsemedir. Ve belki bir adım daha atıldığında ‘iman varsa imkan vardır’ diye düşünüp inanca ve anlama tutunmadır.