Asrın haysiyeti

Abone Ol

“Bütün hayatın özeti, o vızıldayan köpeğe fırlattığın isabetsiz çubuktur.” (Metin Kondel)

Henüz işgale uğramamış bir Gazze’ye doğmak, sonra işgalin tam ortasında büyümek, mülteci kamplarının tahammülfersa yaşam şartları, dünya hayatında edinilebilecek müktesebata eklenen ayrıntılardır. Ama sonra bütün bir hayat hep esaret, abluka, kuşatılmışlık ve savaşla geçince o ayrıntılar -yeryüzünün herhangi bir parçasında doğmuş, bulunmuş, ölmüş olmanın ayrıntısı- kabul görse de görmese de yaşam standardı oluverir. Gözlerini savaşa açan, içine doğduğu zorlu şartları hemencecik kavramış gibi bir kaosa uyanan, yaralanan, can veren, kaybolan, kanı dökülen, öldürülen, parçalanan çocukları görmek, hayatı dünya vatandaşlarından farklı biçimde anlamayı, başka bir özgürlük algısı üstünden anlamlandırmayı getirir. Uzun yıllar boyunca kanunu, kuralı, hatta varlığı tanınmayan, anmaktan imtina edilen bir terör oluşumunun zindanına tıkıldığındaysa hürriyet üstüne kurulmuş tüm cümlelerin beyhudeliği fark edilir. Çıkınca yeniden dünyaya gelmiş gibi değil, yeniden muhasara altına alınmış hayatlarla yüzleşmek; hakkın, adaletin, hür yaşamın ancak savaşarak elde edileceğini öğretir. Silaha davranmanın daha haklı bir gerekçesi olamaz.

Dünyanın duyarlı insanlarınca, tıpkı toprak bütünlüğü hiç konuşulmamış Filistin gibi bir mülteci kampı, açık hava hapishanesi, abluka altında şehirler silsilesi olan Gazze de edebiyat malzemesi olmaktan öteye gitmez. Siyaset, diplomasi, müzakere, anlaşma, paylaşım ve bu minvalde akla gelen, uygulamaya konan, konuşulup tartışılıp unutulan her ne varsa hepsi hikâyedir. Ne zaman organize olup savaşa girişilirse işte o zaman yani sadece direniş ikliminde özgürlük umudu söylemleri aşar. Gerçekleşme ihtimali sıkılan kurşunla, feda edilen hayatlarla, uzlaşmaya yanaşmayan savaşımla mümkün kılınır. Bunun farkına varan herkes birer birer şehit olur. Drone’a doğru bitkin ama tiksintiyle bakan gözler, takip eden birkaç saniye sonra belki gerçekleşmemiş ihtimallerin, en çok sahile doğru mutlu mesut koşturan, bomba sesinden bihaber çocukların hasretini duyumsar. Sonra bu dünya, bu insana bulaşıp zihnini, gönlünü, ruhunu istismar eden provasız tiyatronun ilk perdesi kapanır.

Birlikte büyüdüğü mülteci yüreklerden kaçı hayattadır, kaçı çağdaş dünyanın anladığı türden hayatını kurtarmıştır, kaçı bir başka yaşama doğru kanatlanmıştır bilinmez. Bilinen, bu yaşam standardı birkaç şıklı, çoktan seçmeli bir tercih değildir. Yani insan büyüyünce mühendis olmak istemişse lisesini, lisansını bitirip tam işini eline alacakken ona ayrılan sürenin sonuna gelir; şehit olur. Yani hiç taş atmamış, hiç tetik çekmemiş, hiç roket fırlatmamış olsa da… Okuldan dönerken, bakkala giderken, futbol oynarken, yemek yerken, kitap okurken, denize bakarken… Şehit olur.

Başına sardığı tozlanmış kefiyenin arasından belli belirsiz fark edilen gözler, bu dünyaya, dünyada olup bitene yöneltilebilecek tüm ifadelerin özetidir. O bakış, denizler geçer, dağlar tepeler aşar, nerede bir haysiyet fukarası Siyonist yardakçısı varsa onun yüzüne karşı “Gazze şehri, tüm normalleşenleri ifşa edecek, tüm düzenbazları rezil edecek, tüm terk edenlerin ve tavizcilerin hakikatini ortaya çıkartacak, tüm işbirlikçileri, hainleri ifşa edecek” diye haykırır. Gözlerden yansıyan hırs değildir, kin, nefret ya da intikam değildir. Allah’ın emanetini onurla taşıyıp sahibine doğru uzatmak; kan damarları, can tutsak kaldığı kafesi terk ederken de bu beş para etmez dünyanın hiçbir unsuruna kanmamış olmanın haklı gururu, ebede doğru yönelmiş bir ömrün finalinde sonsuzluğu adımlayışın sürurudur.

Tanıklar, aynı zaman diliminde dünyanın bir başka kısmında mahsur bulunan ve savaşın sıcağına ulaşamayan vicdan sahipleri ‘Utanmasam kıskanırdım’ diye hayıflansa gerektir. Ya da utanıp sıkılarak kıskandığını itiraf edenlere rastlanır. Utanma duygusunu çoktan kaybetmiş olanlar, muhtemelen bu kez gümrükte Filistin gösterip İsrail’e dikenli tel, demir-çelik, jet yakıtı, silah ve mühimmat yapımında kullanılan malzemeler satıp kendi memleketlerinin müşteri garantili hastanelerinde bebek ölümlerinden yeterince elde edemedikleri kârı oradan çıkarır! Coğrafya keder, nasipsizlik kaderdir!

Yıllar sonra Han Yunus’un ücrasında bir okulda tarih dersi işlenirken, yani bahçedeki portakal ağacının hışırtısı; gül, guava, yasemin kokusu sınıfın açık penceresinden içeriye doğru süzülürken, üniteleri karıştıran bir ergen, Filistin’in şanlı tarihi bahsinde ciddi bir adamın harabeler arasında koltuğa kurulmuş tespih sallayan fotoğrafını göstererek sorar: “Bu adam kim hocam?”

Fotoğrafın altında, parantez içinde Ebu İbrahim yazar…