Asrın Emaneti

Abone Ol

Tahakküm arzusunu insanlar üzerinde giderebilecek kadar mahir ve muhteris varlıklar, güven toplumu inşa etmek gibi bir gaye için asla söz vermez. Gücünü halktan almak, irade yansısı, kayıt ve şarta tabi tutulmayan hâkimiyet anlayışı hep edebiyattır. Zaten bu türden failince kutsal addedilen davalar kişisel hâkimiyet derdine yöneliktir. Hayır, belli merhale kat edince 'saldım çayıra' da demez. Dayanılacak, güvenilecek, itimat edilecek yegâne unsur kesilir! Âlemlerin sahibini dahi unutturur; O'na ulaşacak yollar, bunun çöktüğü kapıların önünden geçer! Allah cezasını vermedikçe elde ettiği gücü ilahi bir lütuf zanneder. O kadar ki kendisinden sadır olan zulüm, kendisine duyulan güven, bir dediğini iki edemeyen insanlar hep Allah'ın isteği doğrultusunda sahip olunan mülktür. Öyle ya, Allah istese tüm bu hükümranlığa bir başkası sahip olur. Tüm bu hezeyanları hem kendine hem sevenlerine inanç diye yutturur.

Müzmin muhteris, insanlardaki güven duygusunun bir başkasına yönelişini hazmedemez. Bizzat güven duygusuna sinir olduğu gibi güven duyulanı da düşman addeder. Rakip kabul ettiği Tanrı dahi olsa... Hani bir evladın babasına duyduğu güveni kıskanacak kadar... Neden? En sevilen, en güvenilen, en korkulan, en saygı duyulan, en çok bilen vs. o olmalıdır. İnsanlar şeytanı, firavnı, nefsini ilah edineni kibriyle bilir ya; aşırı ihtiras içinde debelenen erk sahipleri gözüne görünmez. Oysa onlar; can, mal, akıl, nesil, din yani zaruratı hamse olarak kabul edilen her ne varsa onların üstüne çöreklendikleri gibi insanların duygularına, uykularına, inançlarına dahi ipotek koymakla maruftur. Dolayısıyla insan dikkati, bir başka şeye yönelemez. Hasbelkader yöneldiğinde rakibin kaleleri düşürülür, malıyla beraber itibarına, kendisine duyulan itimada da el konur. Toz kondurulmaz, çamur bulaşmaz; bütün kötülüklerden müstağni olan bir tek muhteris ve avenesi biricikleşebilsin, o sevilsin, ona güvenilsin için...

İnsanların güç bela güven duyduğu birine ya da kuruma yönelik operasyon söz konusu olduğunda konuyla ilgili strateji pek falso almaz. Düşman derdest edilir. Şeytani güç karşısında konumlanan her kim varsa o elbette esareti tadar. Ardından derhal 'taraf olmayan bertaraf olur, yardım eden beraber haşrolur, acırsanız acınacak hale gelirsiniz, ağaç kökü yesinler ama ağaçları da kesmeniz lazım' ve benzeri her zamanki acımasız tehditler işler. Kimse 'bir dakika, burada bir yanlışlık var, haksızlık var' gibi bir itiraza zaten yeltenemez. Ancak yeltenmemek, ses etmemek, rıza göstermek de yetmez; taraf olmayanın akıbeti konusunda endişe duyan insanların topyekûn 'vatan haini, terörist, vurun kahpeye' diyerek cihet belirtmesi, mevcudiyet berkitmesi gerekir! Ve nedense hep kandırılanlar kandırıldıktan, ne istedilerse verildikten sonra infaz gerçekleşir. Yargı ve infaz tensip doğrultusunda el ele yürür.

"Bu âlemde bizden başka dürüst yok" imajı çizmek için gayrisine operasyon çekmek yeni bir eylem sayılmaz. Aksine tarihseldir ve modası çoktan geçmiş bayağılıklardandır. Baskılanıp sindirilmiş halklar, nasılsa önce gözlerine sokulan, sonra yine gözlerinin önünde birer birer derdest edilenlere dönük gıkını dahi çıkaramaz. Emniyetin, emanın, güvenin sağlandığı toplumlarda gık çıkarmak o kadar kolay değildir! Alimallah adamı özgürlüğünden edip malına çökmekle kalmaz, insanla karşılaşmak istemeyecek denli rezil rüsva ederler. Zaafları, açıkları, hataları dolayısıyla da değil, sırf biri baktıkça güven duyma ihtimali olan dağlara kar yağsın için... Temmuzlar bunun için vardır mesela, eylüller ve dahi şubatlar bunun için...

“Yarısı aydınlıkta, yarısı karanlıkta olan Napoléon, iyiliğin kendisini koruduğunu, kötülüğün kendisine hoşgörülü davrandığını hissediyordu” diye söyler Victor Hugo, Sefiller’i anlatırken. O denli emin, o kadar mağrur... Sonra bir Waterloo, içinde ihtiras kalana insanların hizasını anlatır.