Asrın Beyaz Eti

Abone Ol

Gözlerini dünyaya akvaryumda açan bir balığa engin denizlerin serinliği nasıl öğretilir? Üstelik hep aynı marka yemle beslenen, aynı kişilerin gördüğü, aynı kişileri gören bir balığa… Şüphesiz akvaryum onun cennet vatanıdır ve oraya hapsolduğunu, ömrünü bir cam fanus içinde geçireceğini, izin verildiği kadar yaşayıp çoluk çocuğa karışabileceğini kabullenmez. Onun için aşıp özgürlüğüne kavuşabileceği ne bir Meksika sınırı vardır ne kimi yerleri sığ, kimi derin Meriç... Ege’yi zaten bilmez ki, Akdeniz’i hedef belirlesin!

Elektrik marifetiyle su pompalanan bir akvaryumda dolanıp duran balıkları seyretmek insan için zamanın en popüler göz sporlarından biridir. İzleyeni ruhen dinlendirip dinginleştirdiği, anlamsız bir huzur verdiği vakidir. Bir yandan seyirlik malzeme olarak kullanılan balıkların diğer tüm mahlukat gibi kendi dilinde halıkını zikrettiğini bilip bundan tarifsiz mutluluk duyulur. O mutluluk belki balık hesabına artı değerdir de izleyen için bir karşılık umulur mu bilinmez. Tıpkı ‘bunların dini var mı, bunların imanı var mı, bunların kitabı var mı’ nevinden pek meşhur soruları bağıra bağıra ‘yok!’ diyerek yanıtladıktan sonra çıldırmışçasına alkış tutan izleyiciler misali, birilerinin inançsal anlamda olası nasipsizliğinden ya da hunharca tekfir edilmesinden aşırı keyif almaya benzer. Birilerinin inancı üstüne hakaretler yağdırmak nasıl keyif verirse mahlukatın kendi dilinde Allah’ı tesbih etmesi, sanki bu eylemi izleyenler için yapıyorlarmış gibi ruha sükûn verir. Onlar yüzüp dudaklarını kıpırdattıkça adeta yaratanı zikrettiklerini varsayıp cezbeye gelmek işten değildir. Demek Allah diyen aslanların, iguanaların, develerin modası geçince hayvanatın diğer türlerinin kendi dilince zikrinden medet umulur. Bu dahi balık izlemek sporunun az da olsa anlam barındıran, muhtemel ve en makul esbabıdır! Aynı ecir, bilindik ata sporu inşaat izlemek dolayısıyla umulmaz! Balık mübarektir!

Bir de hobi niyetine oltayı kapıp balığa çıkmak vardır. O da yoldan geçenin gözünü kaşını yarma pahasına suya savrulan oltaların başında saatlerce pineklemek, neticede birkaç balığa talim etmek cinsinden pek ilginç görünen bir ata sporudur. İlgi duymayanlar için hayreti muciptir. Hatta ‘bana balık verme, balık tutmayı öğret!’ diye dile dökülen istek kadar abestir. Nitekim balık tutmak çok da arzu duyulacak bir eylem değildir. Hem de şimdiki zamanın öğrenecek yaştaki insanında bir işi kavramaya dair istek yoktur, başarıya yönelik arzu yoktur, herhangi bir işin işçisine arzı yoktur ve dahi işçinin iş yapma istidadı, ustasından öğrendiği zanaata ilişkin tarzı yoktur. Yani çoğunluk her anlamıyla balık tutmayı öğrenmek istemediği gibi kimseden kendisine balık ikram etmesini falan da beklemez. Üstelik balık sevip sevmedikleri bile bilinmez. Belki sadece akvaryuma tıkıştırılmış balıkları seyretmek sevilir de yemeye dair balık kültürü oluşmaz. Belki kültür balıkçılığı bile yapılır da birkaçını pişirip yemek kabil olmaz. Belki de balığın üstün yeteneklerle donatılmış diye bilinen hafızası insanı cezbeder; balık tutmak eylemi takım tutmak gibi tarafgirliğe hamledilir. Bu kısım üstüne pek tutarlı hipotezler geliştirilebilir. Zira bu dünyada ne yaşadığını, kendisine ne yaşatıldığını birkaç yılda unutan, hatta o kadar beklemeye gerek duymaksızın birkaç ayda, birkaç günde zihnini, kalbini, ruhunu sıfırlayan insanlarla karşılaşmak mümkündür. Anbean unutmak da hiç hatırlamamak ya da anlamamak da inkâr etmek de insana has hasletlerdendir. 

Bir akvaryuma hapsedilmiş balıklar için yaşam pek de iç açıcı olmasa gerektir. Gerçi Hz. Süleyman’ın kuşlarla ve diğer mahlukatla dilsel anlamda anlaşabilmesi mucizesinden sonra kimse balıklarla muhatap olmadığından, yaşam onlar için matah bir şey midir değil midir karar da verilemez. Belki de meskûn ve mutlu yüzüp dururlar. Evcil diye tanımlanan hayvanlar gibi insanın göz zevkine, sevgisine, inayetine tamah etmek ve ömrünü kirlenen, değiştirilen, sadaka niyetine yem serpilen birkaç litre suyun içinde tüketmek; balık gibi çağlayan derelerin, engin denizlerin, geniş okyanusların altını üstüne getiren türlerin herhalde hoşuna gitmez. Şayet onlar içerdeyken engin sularda kilometreler kat eden türdeşlerini bilseler Hayali kesilip; “https://defter-i-ussak.blogspot.com/2016/04/ol-mahiler-ki-derya-icredir-deryayi-bilmezler.htmlCihân-ârâ cihân içindedir ârâyı bilmezler / Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” şi’rini terennüm ederler. Ancak işte balık da insan gibi bilmemekten mustariptir. Heyhat ki dünya, kendisinden bihaber balıkların akvaryumudur!