Türkiye Yazarlar Birliği nin bu hafta sonu (23.12.2006, Cumartesi) düzenleyeceği iki etkinlikte de konuşmacı olarak adım geçiyor. Bunlar, Ankara da yapılacak olan "Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu" ve Bursa da gerçekleştirilecek "Yazarlığının 40. yılında Metin Önal Mengüşoğlu Programı"dır. Herhangi kasıtlı bir durumdan kaynaklanmayan bu çakışmayı telafi etmek nasıl mümkün olabilir Kuşkusuz birisini tercih etmem gerekiyor. Bu anlamda, Metin Önal Mengüşoğlu nun ve TYB Bursa Şubesi ndeki dostlarımın yüksek müsaadelerini istemekten başka bir yol kalmıyor. Öyle yaptık. Anlayışlarından ötürü burada kendilerine tekrar teşekkür ederken, sözkonusu programda yapmayı plânladığım konuşma metnini aşağıya çıkarıyorum:
Sanat hevese bağlı bir fiyaka aracı mıdır, yoksa ince bir zekaya, estetik yoğunluğa ve vahyî dayanaklara sahip haysiyetli bir duruş mudur Şöyle de sorabiliriz: Sanat sizin için önemli mi Önemliyse, onun ne liğini, niçinlerini ve nasıllarını çözdünüz mü Bunlara net bir cevap vermek, sıradan okuyucuyu bırakın, pek çok sanat adamı için bile mümkün değildir.
Şurası bir gerçektir ki, Müslüman sanatçının sanat üzerine yeterince tefekkür etmeyişi, kendisine pahalıya mal olmuştur. Olumsuz bilançoyu, ortalığı kaplayan teorik kitapların batı kaynaklı ve sol içerikli oluşlarıyla daha ilk hamlede görünür kılabiliriz. Bu arada, müstakim çizgi nin ortaya koyduğu kültür ve sanat teorisi eserlerinin yok denilecek seviyede bulunması, yaşanan hüsranlara bir açıklık getirir kanaatindeyiz.
Bu konudaki acı hallerden birisi de, bazı akılsızlarca başa musallat edilen "Sanat sadece sanattır, sanatta din iman olmaz!" tarzındaki yaygaralarıdır.
İşte, hem bu bulanık fikirlerinin rol kestiği, hem de miskinlik uykusuna sırtını teslim etmiş ve böylece hüsrana uğramış olanların ortalığı kapladığı bir dönemde, Metin Önal Mengüşoğlu Vahiy ve Sanat ı (Pınar Yay., İst., 2004, 272 s.) bizlere takdim etmiştir.
Retorik bir eser olmakla birlikte Vahiy ve Sanat akademik bir surat asıklığı na pirim vermez. Bunu, eserin bütününe yansıyan üslupla örneklendirebileceğimiz gibi, "Haremlik ya da Ziynet Odası" ve "Sanatıma Dair" yazılarıyla daha belirgin kılabiliriz. Otobiyografik unsurları yoğun bir şekilde ihtiva eden bu bölümler, eser boyunca işaret edilen sanatçı tipinin özgün pratiğini göstermesi açısından da dikkatle okunmalıdır.
Sanata ana damarından, yani vahy açıdan yaklaşan Mengüşoğlu, "Allah ın Sanatı" başlığı altında, sanat , emr , amel , fiil gibi birbiriyle ilgili kelimeleri şerh eder. Ardından Sani-i hakîkî olan Allah ın sanat kudretini ve O nun, yaratıklar arasında sanat , iş , fiil açısından ayrı bir konum bahşettiği insana ve sanatına yönelik tespitlerde bulunur. Düşüncelerini Kur an-ı Kerim den gösterdiği delillerle açıklayan Mengüşoğlu, ilahî kelamı anlayan , dinleyen , düşünen , idrak eden insanın üstünlüğüne işaret eder. Buna karşılık "İnsan merkezci telakki (anthropocentric) daha varoluşunu doğru dürüst dahi izah edemezken, kendisini kutsayarak korkunç bir gaflete yuvarlanmıştır." (s. 31)
İnsanın ancak işledikleriyle var olacağına vurgu yapan yazar, bilinç ve bilinçsizlik tezadını ibadet ve adet kavramları üzerinde tatbik eder. Böylece, Müslüman olarak sanatçının bilinçli ve basiretli bir âbid olması gerekliliğine temas eder. Kuşkusuz bu sanatçı, ibda ( bedee , yoktan var etme) ile haleka (Var olan bir şeye şekil ve mahiyet vererek, yeni bir varlık oluşturmak) kelimeleri arasındaki nüansın farkına varacak, kendi fiillerinin yaratıcısı ve sorumlusu olarak hareket etmesini bilecektir.
Mengüşoğlu, "Beşer Tünelinden İnsan İstasyonuna" başlıklı yazısına insanı tanıma, insan beşer ve insan sanat ilişkileri gibi konuları ele alarak girer. İnsanlık kavramını iman etmek ile açıklar. Konuyu insan teki üzerinden açıklayan yazar, bunun kişi yani nefs anlamına geldiğini belirtir. Böylece, vahye uzak düşen mistik algı tarzlarını tenkid etmeye başlar: Nefs, takva, itaat, marifet, hikmet gibi kavramlara yüklenen yanlış anlamları ele alır. Mengüşoğlu, bu yazısında hem kişisel mesuliyetlerini üstadına, atasına hatta Allah a havale ederek geri çekilenleri, hem de Batı nın gerçekte aciz, fakat sözde büyük ve ünlü düşünürleri karşısında aşağılık kompleksi duyanları uyarır.
"Sanatın İnsandaki Tezahürleri" başlığı altında maşerî ve fıtrî bir güzellik telakkisinin önemi üzerinde duran yazar, "Süvarisi Bâtıl Olan Sanat"a ise algı damarlarından bazılarını tıkamış , güzellik ile irtibat kuran damarlarını dumura uğratmış insanlara değinerek girer. Oysa, "İnsanlık namına yüreğinde hasletler taşıyanlar için" yeryüzü "muhteşem bir açık hava müzesidir." İnsan, Allah ın bu sanatı veya ayeti karşısında tabii olarak acziyet duygusu içinde olacaktır. Fakat, kendisini geliştirmemiş ve fıtratına yabancılaşmış kimseler insanların yaptığı eserler karşısında da acziyet hissine kapılabilmektedir: "Böylece putlaştırmalar, insanlara ilahlık yakıştırmalar başlar. ( ) İnsanî yaratış ile ilahî yaratış arasındaki ayrımı kavrayamayan idraksizler, heva ve evhamların zebunudurlar. Şeytanların memuru, velisi ve mürididirler artık." (s. 76)
"Güzel Sanatlar Şubesi" başlıklı metinde bâtıl sanat (ve hayat) ortamlarına rağmen, Allah ın iradesi sonucu oluşan güzellikler üzerinde durulur: Hz. Musa nın Firavun sarayında yetişmesi, Cahiliye nin en kesif döneminde Allah ın Son Resulü nün (s) uyarıcı olarak gelmesi gibi... Yazısını, münkir ve müşriklerin sanat anlayışı üzerine yoğunlaştıran Mengüşoğlu, onların yeryüzünde ebediyen kalacakmışçasına bir saplantıyla inşa ve imar ettikleri sanat eserlerin den çoğunun yeniden toprak olduğunu kaydeder ve "dünya-perestlik in bizim sanatsal yaratışlarımızın merkez motivasyonu olamayacağını" belirtir.
"Müslümanın Bir Sanatçı Olarak Portresi"ne insanın ne olduğu problemi üzerine mütalaa edilerek başlanır. Bu konuda iman edenlere sıkıntı çıkaranlar iman ettiğini söylediği halde bunda kararlılık gösteremeyenler dir. Onlar, "inananlarla inanmayanlar arasındaki kılçıklar gibidirler." Yazar, tehlike arzeden bu zümreye işaret ettikten sonra, her insanda benzer ve ortak Vehbî (Allah vergisi) birtakım özelliklerin olduğunu söyler. Oysa insanlar arası ihtilafların kaynağı, kesbî (kazanılmış) iş, anlayış, davranış ve inanış lardır. Kur an da özellikle anılan bu insanî eylem ve çabalar, İslâm insan kalabalıkları tarafından maalesef yeterince anlaşılamamaktadır. Hatta, bu halklara ve kitlelere kanaat önderliği yapanların İslâm ın sözkonusu sahih cephesini öğrettikleri şüphelidir. Öyleyse, "Geniş kitleyi oluştursalar da, onların, İslâm ı temsil etmeyecekleri" söylenebilir. Şu halde Müslüman sanatçı, hem kendisine hem de topluma engel olan dogmaları yok etmeli, şirke ve küfre yol açan her türlü iş ve davranışa cephe almalı, şirk içermeyen her türlü güzel sanatı (s. 115) icra etmelidir.
Vahiy ve Sanat ın ikinci bölümü "Arkaya Bakan Pencere" ile başlar. Salih amel ile seyyie (kötülük, kötü iş.) kavramlarının anlamları üzerine yönelen Mengüşoğlu, bunlardan salih amel le bağlantılı olarak itaat şuuru ve gayba iman ı konu edinir. İtaat ın aklî bir seçiş olduğunu, kişinin din ve dünya görüşünü hür iradesiyle bizzat kendisi nin seçmesi ifade edeceğini belirtir. Gayba iman da böyledir. İnsanı gayb alemiyle irtibata geçiren kapının anahtarı aklın elindedir. Dolayısıyla, "Sanatın bir kaynağı olarak metafizik ürperti yi gösterenler büyük yanılgı içerisindedirler". Çünkü "Onlar hayal, hülya, sezgi ve ferasette aklın devre dışı kaldığını zannetmektedirler." (s. 118-119) Halbuki akıl ile his birbirinden bağımsız hareket etmezler, edemezler. İnsan benliğinin hassasiyetlerini şirk batağından koruyacak, kurtaracak ve arındıracak sanat ancak bu ortak hareket yolu ile oluşacaktır.
"Sanat Felsefesi" yazısında sanat kavramının farklı dil ve medeniyetlerdeki algılanış tarzları incelenir. Bu incelemeden sonra, ipleri hayli çürük olan kaba materyalist filozoflar bir yana, pek çok şair, yazar ve filozofun sanat algısının neredeyse vahy in sanat anlayışına yakın iddialar taşı dıkları görülür. Çünkü "iyi, güzel, doğru arasındaki bağ yalnızca bizim iddiamızın dayanağı değildir. Gayr-ı Müslimlerin de dayanağıdır." (s. 143)
Adalet, iyi düşünce, akıl, güzel söz, felsefe ve sebep gibi anlamları olan hikmet , Mengüşoğlu nun kendisine konu edindiği bir kavram olarak "Hikmetin Efsunkâr Penceresi"nde karşımıza çıkar. Zıddı abes olan bu kelime, vahiy literatüründe karşımıza sıkça çıkmaktadır. Her ne kadar yaygın söylem olarak "Yegâne hüküm ve hikmet sahibi Allah tır." dense de ilahi vahye göre hikmet Allah tarafından (bazı) kullarına verilmiş, bahşedilmiştir. Bu ince ayrıntıyı fark edemeyenler, tarih boyunca pek çok yanlışa düşmüştür. Oysa, ilim, fıkıh veya bilim ve anlayış larda isabetli olmak esastır. Aynı şekilde, sanatta isabetsizlik de onaylanacak bir durum değildir. Böyle bir durum ancak bir hikmet yoksunluğu, bir sanat istismarı, bir sahtekârlık ile açıklanabilir. Oysa hikmet ve sanat, "insanî ilgi ve bilgilerin en üst basamağıdır." (s. 156) Has sanatkârlar ise, sanatları üzerinde titizlikle düşünen ve hikmetin hamalları olanlardır.
Kitabın adını da taşıyan "Vahiy ve Sanat" başlıklı yazıda Arap sanat adamı Tevfik el-Hakim e ait sanatçının bakışı ifadesini dikkatlere sunan Mengüşoğlu, bu bakış ın ( sanatkâr veya evliya bakışı ), "bazı insanlara has veya onlara vergi bir imtiyaz" olmadığını belirtir. (s. 174-175) Yani, velâyet ve sanatkârlık Allah vergisidir. Fakat, insanın talep, dilek ve gayretlerin karşılığı veya müstahakı olan bir vergidir bu." Yoksa, sanatçı vahy ve ilham bakımından ayrıcalıklı değildir. Bu konuda son olarak, vahiy ile şiiri birbirinde ayrı tut mak şartıyla, mümin sanatkâr ın Allah ın velisi olduğunu; münkir sanatkâr ın ise şeytanların velisi konumunda bulunduğunu söyleyebiliriz.
Mengüşoğlu, "İlim ve Sanat" başlıklı yazısında ilim ve bilim kelimelerinin sahih anlamları ile popüler veya aktüel hatta magazinel farklarını problem edinir. Yazar, bilim kelimesinin bugün ilim den daha çok bilgi, malumat, zan, galip zan, öngörü, teori, hipotez, keşif, bulgu, hatta kurgu anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu özürlü kullanım vahiyden uzaklığın tezahürüdür. İlmin sahih kaynağı olarak vahiy her şeyin doğrusunu öğretir ve bildirirken, kendisinden beslenen sanatkâr fıtratlara da her âlemde diri hayatlar sunar.
Mengüşoğlu, "Vahy Literatüründen Sanat Diline" başlıklı yazısına şu cümleyle başlar: "Vahy literatüründen habersiz kimselerin, müminlerin inanma ve düşünme biçimlerini kavraması zordur."(s. 193) Bu inanış ve düşünüş sistemi tevhit esası üzerine bina olmuştur. Sanatın vahy literatürü içindeki anlamı konuşurken tevhit gibi, salih amel, ilim, hikmet, akıl, his, adalet, vicdan, tabiat vb. de unutulmamalıdır. Vahye müstenit bakış açısının tevhîdî ve bütüncül bir nitelik sergilediğini belirten yazar, sözü günümüz İslam alemi nin kültür ve sanat hayatındaki yaygın haline getirir. (s. 197)
"Sanat Ahlak Tabiat" Mengüşoğlu nun genel kabullerin, peşin fikir ve yanlış bilgilerin saptırdığı zihinler i hak ve hakikate nasıl yönlendirileceğini sorguladığı bir yazıdır. Yazıda özellikle vahye (dolayısıyla insana, ahlâka ve tabiata) aykırı özellikler arzeden klişe sözler ele alınarak tamirat yapılmakta, ardından bunların sanat ile ilgisi kurulmaktadır.
Sonraki yazısında "Sanatkârlar insanlığın sır kâtipleridir." (s. 219) diyen Mengüşoğlu, Beşerî sanatın şer cephesi hariç, hiçbir sanat dalının İslam a aykırı olmadığını belirtir. Bu konuda örneklerine rastladığımız yasakçı zihniyetler ise din e adeta bir asabiyet gibi sarılan cahiller ve kalplerindeki fitne ve fesadı iman ile tezkiye etmemiş zihinlerdir.
Yazar Vahiy ve Sanat ın "Sanatıma Dair" başlıklı üçüncü bölümüne "Ezelden mi Ozandım" sorusuyla girer. Kişisel geçmişiyle ilgili bilgilerle de süslediği yazısını, "Allah ı ve O nun hesabını kulak ardına atarak sürdürülen yaklaşımlar Müslümanlar için tuzaktır. Asıl söylemek istediğimiz de budur." (s. 238) ifadeleriyle bitirir. Bu satırlar "Sanat, İdeolojinin Dev Aynasında" başlığı altında bir adım daha ileri götürülerek, sanatla ideolojinin bağımsız düşünülemeyeceği vurgulanır.
Vahiy ve Sanat ı seçilmiş bir kaynakça ile bitiren Metin Önal Mengüşoğlu bu eseriyle, medeniyetimizin unutulan sahih ve aslî kimliğini bir öneri halinde tekrar dikkatlere sunar: İlgili sanatçı ve okuyucuların dikkatine...