Askerliğin bedeli

Abone Ol

Sivas dolaylarından derlenen türkünün sözlerindeki sitemi bugünlerde daha net duyuyoruz:

“Yemen yolu çukurdandır/ Karavana bakırdandır/  Zenginimiz bedel verir/ Askerimiz fakirdendir.”

Belli ki bugün olduğu gibi dün de askere davul zurna ile gidenler olduğu gibi, askere gitmemek için yüklü paralar sayanlar da varmış.

Fukaranın yüreği zengin, hiçbir mazeret öne sürmeden gider askere.

Osmanlı’da ilk bedelli askerlik 1826 tarihinden sonra yeniçeri ocağının kapatılmasının hemen ardından başlamıştır.

Fakat kişi bedel olarak devlete para vermek yerine, bir başkasını kendi yerine “bedel-i şahsi” olarak askere gönderebiliyordu.

Osmanlı’da askerlikten muaf olanların listesi de bir hayli kabarıktır.

İstanbul ahalisi ile başka yerde otursa bile İstanbul’da doğmuş olanların askerlikten muaf olduğunu söylemek yeterlidir sanırım.

Para karşılığı bedelli askerlik uygulaması ise 1870 tarihlerine rastlar.

O dönemde askere alınacak kişiler kura ile belirleniyor.

Hatta Karadeniz’in bazı yerlerinde bu kuraya “Yandım Anam” kurası denildiği söyleniyor.

Üstelik askerlik 5 yıl. “Bedel-i Şahsi” bulamayanlar bu dönemden sonra “Bedel-i Nakdi”olarak 15.000 kuruş ödeyerek askerlik görevinden muaf sayılıyorlardı.

Cumhuriyet döneminde ilk bedelli askerlik 1987’de Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde çıkarıldı ve günümüze dek zaman zaman siyasi iktidarlar tarafından piyango olarak öne sürülmektedir.

Bedelli askerlik mi dediniz Askerliğin bedelsizi de varmış gibi. Hayat her daim insandan dünyada bulunmasının karşılığı olarak bedel ister.

Asıl bedeli her zaman sınır boylarında, kışlalarında, karakollarda, arazide ve siperde Mehmetçik tertemiz kanıyla ödüyor. 

Söyler misiniz, para neyin bedelini ödüyor

Durum hiç sizin bildiğiniz gibi değil.

Ne son siyasi gelişmeler ne de tırmanan terör. Sorun çok daha derinlerde. Nolcakmış yani dediğimiz şeylere gelip dayanıyor bütün problemler.

Küçümsediğimiz şeyler başımıza bela oluyor.

Mustafa Kutlu usta hikâyeci. Konuştukça her şey bir hikâyeye dönüşüyor onun dilinde.

Ne kadar biçimsiz bir mevzua giriş yapsa da sonunu hep tatlıya bağlayıp ümit ile noktalıyor. Haziran başında çıkan yeni deneme kitabı “Vitrinde Olmak”ı bir hikâye okur gibi okudum bu yüzden.

Hali pür melalimizi anlatmış, hiç abartıya ve aşırıya kaçmadan.

Her yazı bir insan ve toplum inşası temennisiyle bitiyor.

İşte birkaç başlık: İbadetin Seyahate Dönüşmesi, Bir Paket Hayat, Dönme Dolap, İşsizliğin İlacı: Tarım/Krizin İlacı: Kanaat, Kalkınmanın Bedeli, İnsan İnsanın Kurdu mudur , Parayla Satılmaz, Aç Doyuran Aç Kalmaz….

İşlenen konular bugün içinde bulunduğumuz perişanlığın geliyorum diyen sesinden başka bir şey değil.

İbadetlerimiz özü yitirip kabuğa dayandı, modern hayatın biçimlendirdiği hız kültürünün kendine söz geçiremeyen bireyleri haline geldik.

Saniyeleşmeyi tek kurtuluş yolu kabul ettiğimizden kentlerde yoksulluk arttı; çünkü toprağa küstük.

Daha doğrusu, topraktan ümidimizi kestik.

Daha fazla tüketmek uğruna paylaşmayı ve kanaati hiç aklımıza getirmedik.

Her şeyi paraya tahvil ettik, her bir şeyi piyasaya sürdük. Ya sonra

İnsan insanın yurdu iken kurdu oldu elbette.

Lütfen biraz sükûnet, lütfen biraz yavaş yaşayın. Hızlı yaşamaktan kaynaklanan gürültümüz neredeyse mezardakileri ürkütecek.

Kutlu’nun kitabını okuduktan sonra kendimi bu dünyanın yabancısı bir garip âdem gördüm. Modern hayat sözgelimi bize su içmemizi söylüyor, üstelik bunu kasadan fiş alarak gerçekleştirmemizi istiyor.

Su içerken su içmenin dışında hiçbir şeyi düşünmemeyi telkin ediyor.

Oysa biz üç yudumda içiyoruz suyu. Üstelik bir müddet bekliyoruz ki ‘su içtiğimiz tas bize merhaba desin’ diye.

Biz modern hayatın şaşırmışları olarak zamana göre ne de çok şey istiyoruz hayattan.

Hem de hayattan hayatın kendisini istiyoruz. Oysa hayat modern dizgeye uygun olarak ‘O bana kalsın’ diye koynunu kısıveriyor önümüzde.