Mezhepçilik meselesi ilk kez 28 Şubat sürecinde gündeme geldi ve büyük ölçüde perdelense de o dönemde sağda-solda dillendirilmeye başlandı...
Ancak sızlanan Refah Partisi ve ona yakın çevreler olunca konuyu önemseyen, söylenenlere fazla kulak asan olmadı... Sürecin rütbeli kahramanları ve Batı Çalışma Grubu namıyla ünlenen büronun siyasi iktidar karşısında takındığı tavır ise, endazeyi kaçırdıklarına inanlar tarafından bile gerek silahlı kuvvetler tabanında gerekse basında ve kamuoyunda Atatürkçülük/laiklik hassasiyetiyle değerlendirildi. Nihayet yargı erkinin üst katlarında da tablo beş aşağı beş yukarı aynıydı... Asker ve yargı bürokrasisine mezhepçilik mikrobunun girdiği, kimi birimlerin sınav, atama, seçim, terfi, emeklilik kararlarında bu ölçünün hâkim olmaya başladığı, gözle görülür, alçak sesle de olsa ifade edilir olmuştu.
Askerlik mesleği ve yargıçlık açısından bakıldığında iki mesleğin ‘Şeytan Üçgeni‘ belli: Irkçılık, mezhepçilik ve para!.. Ve bu üç unsur içinde kişinin ruh dünyasını kalıplayan, inanç temelli mezhep taassubunun ordu dahil çözemeyeceği, çökertemeyeceği yapı yok... İslam ve Osmanlı tarihi bu açıdan örnek olaylarla dolu; keza Avrupa tarihi de. Bugün Ortadoğu‘da İslam ülkelerinin içinde bulundukları duruma bakıldığında da yaşanan sıkıntıların sebepleri arasında mezhep taassubunun yer aldığını görmemek imkânsız...
Sonuç olarak, yıllar boyu biriktirip taşma noktasına getirdiğimiz kokuşmuş sorunlardan yayılan toz ve pis kokunun zihinleri karıştırdığı ortamda her şeyi Ergenekon sepetine atıp onun içinde mütalea etmek hatasından kultulmamız lazım... Pek çok mesele belki biribiriyle iltisaklı ama aynı değil. Mezhepçilik meselesi Türkiye Cumhuriyeti‘nin bütün kurumları için varlık yokluk seviyesinde öneme sahip...
Bu ortamda tereddüt doğuran kimi ifadeleri bir yana bırakıp Org. Başbuğ ve silahlı kuvvetlerin komuta kademesinin demokratikleşmenin hayati öneminin idraki içinde hareket ettiğini görmemek bence haksızlık. Ülkeye olduğu kadar kendisine de sıkıntı veren sebepleri ortadan kaldıran bir ordu, şüphe yok ki uluslar arası siyasetin hayal olmaktan çıkarttığı vizyonun dayanağı olarak gerek kendi halkına gerekse bölge halklarına güven verecektir.